Ali Yüksel
Yaklaşık sekiz aydır Mardin’de yaşayan, Kızıltepe’de çalışan biri olarak bu satırları kaleme alıyorum. Şahsi gözlemlerim, duygularım, izlenimlerim, yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım. Çok şey görmüş değilim, derin analizler yapacak bir kudrete de sahip olduğum iddiası taşımıyorum ancak burada yaşayan bir insan olarak yazıyorum.
Öncelikle buraya asılmaya gelir gibi gelen çok insan gördüğüm için kendime şu soruyu sık sık sordum: Burada yaşamaktan şikâyetçi miyim? Pişman mıyım? Cevabım hep
“Hayır!” oldu. Kendi kendime, Allahım burada ne işim var, diye hiç sızlanmadım. Hayatımın otuzuncu senesini bitirdim. Bu otuz senenin on dördünü İzmir’de, dördünü Uşak’ta, yedisini İstanbul’da ve beşini Ankara’da geçirmiş bir Egeli olarak geldiğim Kızıltepe’de çalışmaktan, Mardin’de yaşamaktan pek sıkıntılı olduğumu söyleyemem. Daha ziyade büyükşehirlerin hayhuyundan daralmış olarak atıldım haritanın kenarına. Bir yerlere yürüyerek gitmek, konu komşuyla tanış olmak, çocuğumun rahatça dışarıya çıkmasını beklemek gibi düşüncelerle geldim buraya. Dediğim gibi şimdiye kadar şikâyetçi olmadım.
İlk günler uyanınca: “Nasıl yani ben şimdi Mardin’de miyim?” diyerek şaşkınlıkla sokaklarını seyrettiğim oldu, birkaç gün sonra Ankara’ya döneceğim hissiyatına kapılmadım değil lakin bunlar sonra kendiliğinden geçti…
Kızıltepe’ye geldiğim ilk günü hatırlıyorum. Ramazandı. Oruçluydum. Bayram arifesi, pazar yerinin ortasındaki resmi daireye işlemlerimi yaptırmak için geldim. Kalabalık, gürültü, yol yorgunluğu, oruç, sıcak, can sıkan resmiyet ve dilini bilmediğim insanlar… Zannediyorum geri dönmek fikri en güçlü taarruzunu o gün orada yapmıştı. Belki hayatta tek tabanca deli fişek olsaydım; bir eşim, bir çocuğum olmasaydı dahası kadere inanmasaydım bu macera başlamadan biterdi. En çetin taarruzu pazarın orta yerindeki taş caminin şadırvanında serin bir abdestle savıp yola devam ettim.
Buraya gelmeden tek başıma gidip daha sonra eş dost durumundan geri dönebileceğimi salıklayanlar birkaç kez fikrimi bulandırsa da geldikten sonra bu fırsat bir iki kez ayağıma kadar gelse de şimdilik bu yollara tevessül etmek niyetinde değilim. Bu tecrübeyi yaşamak düşüncesi ağır basıyor.
İlk günler şartlara alışmak biraz zor oldu. Aradığınız bir şeyi bulmak için o yeri iyice öğrenmek gerekiyor. Birçok seçeneğiniz olmayabiliyor. “Aradığını bulduysan kaçırma!” tavsiyesine uymamanın cezasını birkaç kez çekmedim değil. Bazı zamanlar derdimi anlatamamanın sıkıntısını da yaşadım. Aynı kelimelerin farklı anlamlara geldiğine bazen gülerek bazen hayretle şahit oldum. Alışmakta zorlandığım hususlardan biri küçük gibi dursa da gazete idi. Sıkı bir gazete okuru olarak sabahın erken saatlerinde gazete bulunamayacağını öğrenmem biraz zaman aldı. Burada gazete bayilerdeki yerini on ikiye doğru alıyor. Zaten o zamana mesai çoktan başladığı için gazete işi akşama kalıyor. Akşama kalmış bir gazete ise pek normal olarak eskimiş demektir. Televizyondan haber seyretmemek bir zaman çözüm gibi dursa da sorunun en kalıcı halli alışmak oldu. Alışmak en derin yaraların kanını durdurmuş değil midir zaten? Bizim gazete sorunundan ne olacak!
En hoş bulduğum hususlardan biri ise esnafın yaklaşımı oldu. Ne zannedersiniz, ne düşünürsünüz bilmem ama burada esnaf büyükşehir esnafının birkaç katı daha anlayışlı ve nazik. Hele sizin yabancı olduğunuzu fark edince ki birkaç saniyelik iş, nezaketleri daha da artıyor. Hemen yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bu tavır, bizim gibi garipliği paçalarından süzülen, ürkek ceylan edasıyla caddelerde sersem sersem gezen pek çoğu için latif bir hoş geldin mesajı oluyor.
O günlerde çok duyduğum ve pek çok şehre yakıştırıldığını zannettiğim şu cümleyi de nakletmeliyim: Hocam, buraya bir gelen ağlar, bir de giden…
Gelirken ağlamadık ama nasip!
Eşyaları getirdiğimiz akşamdı. Büyük eşyaları yerleştirmiş nefesleniyorduk ki elektrikler kesildi. Balkona çıkıp karşı apartmanlarda yanan lambaları görünce canım sıkıldı ama bizim sıra komple sönmüştü. Elektrik bir saat kadar sonra geldi. Ama o kesinti sırasında önceleri söylenen, elektrik işleri biraz sıkıntılıdır, sözü aklıma geldi. Bir de dairenin girişinde duran, kapıcının “Kara kutu!” dediği, regülatör olduğuna kani olduğum ilginç alet şaşkınlığımı iyice artırdı. Üzerine gazetede Mardin’in yüzde seksenle kaçak elektrik şampiyonu (!) olduğunu okumam işin tuz biberi oldu. Hasılı cereyan burada zor zanaat!
Kızıltepe’nin en önemli sıkıntısı altyapı eksikliği. Yollar delik deşik! İlçenin merkezinde bile güzel bir yol yok. Kış gelince asfalt olanlar dahil yollar çamur deryası. Abartı gelebilir ayağına poşet bağlayıp yürüyen insanlar gördüm. Yaz gelince bu çamur toza dönüşüyor. Suriye taraflarından geldi söylenen geniş toz tabakaları gökyüzünü kaplayınca gökten resmen toz yağıyor. Bu toz tabakaları olmadığı zamanlarda bile ilçe toza teslim. İnsanlar da bu durumu vecizeleştirmiş: Kızıltepe’nin çamuruyla tozu meşhurdur hocam!
Bu aralar bahar… İlçe merkezinin bu sarı görüntüsü az biraz dışarılara doğru çıkınca yeşilleniyor. Binlerce dönüm verimli toprakları var Kızıltepe’nin. Kışın yağmurun çok yağması yeşilin damarlarına kuvvet vermiş. Tarımla uğraşan insanların masrafına katlanıp açtırdığı kuyular toprağın verimine verim katıyor. Bizim oralarda elli yüz dönüm toprağı olan adam zengince sayılır ama burada elli yüz dönüm pek topraktan sayılmıyor.
İlginç hususlardan biri de zaman zaman etrafta gördüğüm çadırlar. Sonradan taziye çadırı olduğunu öğrendiğim bu çadırlar halktan biri ölünce kuruluyor. Taziye evinin yakınında kurulan bu çadırları belediye kuruyor. Günlerce kaldırılmayan bu çadırlarda başsağlığına gelenler taziyelerini ölenin yakınlarına bildiriyor. Ölenin birinci derece yakınlarından çok ikinci derece akrabalar çadır işi ile ilgileniyorlar. Öğünlerde yemek verilen, her daim sıcak çayın olduğu çadırlar civardaki varlıklı akrabalar, tanıdıklar tarafından finanse ediliyor. Bu çadırlara masraf etmek hayır sayılıyor. Cenazenin ardından günlerce dolup dolup boşalan bu mekanlar köklü bir geleneğin göstergesi. Doğu milletlerinin (doğu sınırım Edirne’den başlıyor.) insana değer vermediği tezine verilmiş hoş bir cevap!
Ve dil meselesi…
Geldiğinizde kendinizi yabancı hissetmenize yol açan baş sebep! Öncelikle şunu söylemek lazım, bu coğrafyada konuşulan Kürtçe ve Arapça bu insanların ana dili. Türkiye’de öyle insan kalmadığını zannediyordum ama yanılmışım, bu dillerin konuşulmasından rahatsız olmak ilkelce bir tavır! Milli bir refleks olarak yerleştirildiğine inandığım bu saçma düşüncenin hiçbir mantıklı izahı yok. Bir İngiliz’in İngilizceyi, bir Japon’un Japoncayı, bir Türk’ün Türkçeyi konuşması ne kadar normalse bu insanların bu dili konuşması son derece normal.
En şoven yaklaşımın bile bu milletlerin yüzlerce yıldır birlikte yaşadığı gerçeğini iftiharla kabul etmesine karşın biz Türklerin Kürtçeye karşı bu kadar bigâne kalmasını izah edecek gerekçeyi merak ediyorum. Çocukluğumda İzmir’in kenar semtlerinden birinde birçok Kürt komşumuz olmasına rağmen tek kelime Kürtçe öğrenmeyişimiz, öğrenmeyi aklımızın ucundan bile geçirmeyişimiz neyle açıklanabilir bilemiyorum.
Bu sözleri siyasi bulanların haklı olduğu sebepler yok değil ancak sözlerim tamamen insanidir. Bu insani olan meselenin farklı yönlerine temas etmeyi sürdüreceğim. Şimdilik başımdan geçen bir olaydan bahsedip yazıyı bitireceğim.
Bir mecliste otururken oraya seksenlik bir teyze geldi. Hoş geldin faslından sonra benim Kürtçe bilip bilmediğimi sordu. Ben dilsiz ebkem bir lal edasıyla anlamsız birkaç hareketle bilmediğimi işaret ettim. Sonra Arapça? Ben yine aynı tarzancayla kekeleyince Türkçe konuşmaya başladı: Ben üç insanım, sen bir!
Derginin diğer sayısında devam etmeyi umuyorum…

Zevkle takip edeceğim bu seriyi...
YanıtlaSil