Mehmet Büyükşahin
Çok uzak köylerin birinde, iyiliğiyle nam salmış Lütfiye Nine diye ihtiyar bir kadın yaşardı. Onun evinin damına, bir kuş gelip barınak yaptı. Hiç kimse halinden şikâyetçi değildi. Lütfiye Nine de kuşcağız da hayatlarından memnun bir halde yaşıyorlardı.
Bir hayli zaman geçtikten sonra, küçük kuşun güzel mi güzel, şirin mi şirin bir yavrusu oldu. Yavru olur da evde mutluluk olmaz mı hiç?
Lütfiye Nine’nin bu sevimli komşuları çok mutluydular. Anne kuş, yavrusuyla oyunlar oynar, ona şarkılarını dinletirdi. Yavru kuş da:
-Cik, cik diye öter, annesine karşılık verirdi.
Burada Lütfiye Nine’yi unutmayalım. O da kuşların mutluluğundan nasibini alırdı. İhtiyarlığını unutur, mutlu olurdu.
Gel gör ki bu mutluluk çok fazla sürmedi. Anne kuş, bir sabah barınaktan uçup gitti. Nedendir bilinmez bir daha geri dönmedi.
Yavru kuş, annesini çok bekledi ama annesi gelmedi. Zaman su gibi akıp geçti. Minik yavrunun karnı acıktı. Ağzını açtı. Derin derin soluk alıp verdi. Sağına bakındı, soluna bakındı… Kimse yoktu.
Yürümeye çalıştı, uçmayı denedi. Küçücüktü. Daha el kadar bile değildi. Kuvveti yoktu. O, çaresizlik içinde kıvranırken vakit iyice ilerlemiş, akşam olmuş, karanlık çökmüştü. Fakat anne yoktu ortalıkta. Dönmemişti geriye.
Gecenin karanlığında minnacık bir yavru, yapayalnız ne yapabilir değil mi? Yavru kuş da zaten bir şey yapamıyordu. Fakat onu korkutan sadece karanlık da değildi.
Annesiz bir yavru, aç susuz yaşayabilir miydi? Elbette ki bu da mümkün değildi.
Yavru kuş ağlamaya başladı. Onun sesini duyan Lütfiye Nine merak etti. Hemencecik dama çıktı. Yavru kuşa baktı. Onu yalnız görünce derdini anladı.
-Acıkmıştır gariban, dedi.
Heban geri döndü.
Yavru kuş, Lütfiye Nine’yi görünce korkmuştu fakat korkusunun ne kadar yersiz olduğunu çok zaman geçmeden anlayacaktı.
Az sonra Lütfiye Nine, elinde kâse, kâsede susamla tekrar geldi.
Susam da ne olacak, demeyin? Yavru kuş bitki tohumlarıyla beslenirdi. Annesi de zaten ona buğday, arpa getirirdi. Lütfiye Nine, bunu bildiği için küçük kuşa göre yiyecek bulmakta zorluk çekmedi. Getirdiği kâseyi yavru kuşcağızın önüne koydu. Minik yavru, önce biraz çekingen davrandı. Sonra kâseyi gagalamaya başladı. Susamları iştahla yedi, bitirdi. Karnı doyurup aklı başına gelince:
-Cik, cik diye ötmeye başladı.
Lütfiye Nine, onun ne demek istediğini anlamıştı. Yavrucak teşekkür ediyordu. Çünkü annesi ona iyilik edene teşekkür edilmesi gerektiğini öğretmişti.
Lütfiye Nine:
-Bir şey değil, küçük kuşum, bir şey değil, diye karşılık verdi.
Kuşcağız başını salladı. İşte tam bu sırada Lütfiye Nine, bir şey unuttuğunu hatırladı.
Yağlı susamı yiyince susamaz mıydı hayvancağız? Susardı elbet…
Lütfiye Nine, heban koştu, indi aşağıya. Bir kaba su doldurdu. Hemen dama çıkardı, yavru kuşun yanına koydu.
Yavru kuşcağız o geceyi annesiz geçirse de aç susuz kalmaktan kurtulmuştu. Ertesi sabah annesinin geleceğini sanıyordu ama boşunaydı. Anne kuş yine gelmemişti.
İkinci gün de annesiz geçince yavru kuş annesinden ümidini iyice kesti. Artık Lütfiye Nine’den gelen yiyecek ve içeceğe razı olmaktan başka bir çaresi yoktu.
Allah, hiçbir varlığı aç, susuz bırakmaz, derler ya… Meğer ne kadar da doğruymuş. İhtiyar kadın, kendinin ne yiyip içtiğine bakmaz her gün minik kuşun yiyeceğini, içeceğini de ayırıyordu.
-Yetimlik kötüdür, deyip kuşcağızı asla aç susuz bırakmıyordu. Onu bir dost, bir arkadaştan öte bir evlat gibi görmeye başladı. Hatta kendince bir isim bile koydu. Yetim Kuş, diyordu ona.
Yetim Kuş, Lütfiye Nine’yle geçirdiği süre içinde insan dilini bile öğrendi. Bir acayip varlık oldu. Üstüne üstlük, günden güne kuvvetlendi. Hatta uçmaya bile başladı. Ama yine de onun yemini, suyunu Lütfiye Nine, veriyordu.
Yetim bir kuştu ama gürbüzdü. Emsallerine göre iriyarıydı. Anasına hiç benzemiyordu. Kısa sürede boyu kartal gibi oldu. Fakat hayatın zorluklarını hiç bilmiyordu. Tüm ihtiyaçları Lütfiye Nine tarafından karşılanıyordu. Artık yemleri de beğenmez olmuştu. Bir gün kendi kendine:
-Yemimi, suyumu artık kendim bulacağım, dedi.
Bir sabah barınaktan uçup gitti. Fakat her zaman hazır yiyip içtiği için yemi suyu nereden bulacağını bilmiyordu. Akşama kadar aylak aylak dolaştı. Hiçbir şey bulamadı. Yine geri döndü.
Kuş barınaktan uçunca ona güven olmazdı. Yine kaçardı. Başına buyruk bir kuş olurdu. Lütfiye Nine, onun böyle olmasını istemiyordu. Çünkü onu canı gibi seviyordu. Bu yetim kuşu sonuna kadar bakıp beslemek istiyordu. Bu yüzden ona bir kafes yaptı. Kafese kapattı. Günlerce, aylarca kuşa gözbebeği gibi baktı.
Yaşlılık bu ya bir gün kafesin kapısını açık unuttu. Yetim kuş, bunu fırsat bildi. Kafesten kaçtı. Artık özgürlüğünün tadını çıkaracaktı. Düşündüğünü de yaptı. Nerede, ne bulduysa yedi, içti. İyice semizledi. Artık kuşluktan çıkmış, bir acayip mahlûk olmuştu. Bir gün bir çalılığa girdi. Çalılıkta eşinirken ayağına bir diken battı. Ne yapıp ne edeceğini düşünürken aklına Lütfiye Nine geldi. Hemen ona gitmeliydi. Kendine yardım edecek tek insan oydu. Gerçi kafesten kaçmıştı ama olsundu. Biraz ağlar, sızlar Lütfiye Nine’nin gönlünü alırdı. Nasıl olsa o, saf kalpli bir kadındı. Yüreğinde kötülük taşımazdı. Her şeye çabucak kanıverirdi.
Birkaç kanat hareketinin ardından yerden yükseldi. Süzüle süzüle Lütfiye Nine’nin evinin üzerine geldi. Lütfiye Nine, ekmek yapmak için dışarıya ateş yakmış, onunla uğraşıyordu. Onun yanı başına indi. Ayağını gösterdi. Dikeni çıkarması için yalvardı. Hatta biraz da ağladı. Lütfiye Nine, onu sesinden tanımıştı. Onun perişan halini görünce ona olan kırgınlığını unutuverdi. İşini gücünü bıraktı. Onun ayağındaki dikeni çıkardı.
-Hain diken, ne arıyorsun kuşumun ayağında deyip dikeni ateşe attı.
Yetim kuşun ayağını temizledi. Merhem sürdü. Güzelce sardı ve salıverdi.
Yetim kuş, pır, diye uçup gitti. Teşekkür bile etmedi.
Lütfiye Nine, onun ardından bakakaldı. Sonra kendi kendine söylendi.
-Anne terbiyesi görmemiş kuştan başka ne beklenir ki, dedi.
Fakat Yetim Kuş, çok geçmeden yine dönüp geldi. Lütfiye Nine, onun teşekkür etmek için geldiğini sandı. Fakat ne teşekkürü? Lütfiye Nine’yi daha da üzdü. Ondan, ayağına batan dikeni istedi.
Lütfiye Nine ne diyeceğini bilemedi. Bir kuşa bir de ateşe baktı. Yetim Kuş, dikeni ne yapacaktı? Hem de yanan diken ateşten nasıl kurtarılırdı?
Lütfiye Nine:
-A kuşum, sen dikeni ne yapacaksın, dedi.
Kuş:
-O bana lazımdı. Niye ateşe attın, dedi.
Lütfiye Nine:
-O senin ayağını incitiyordu. Uçmanı zorlaştırıyordu. Ona kızdım. Ben bu yüzden onu ateşe attım. Artık geri gelmez, yandı, dedi.
Lütfiye Nine, ne kadar dil dökse de yakın zamana kadar beslediği bu kuş, ille de:
-Dikenim de dikenim, deyip huysuzlaşıyordu.
Ne işe yarardı ki diken? Ne iş görürdü? Hem de önemli bir şey olsa ormanda bol çalı, çalılarda da diken vardı. Yetim kuşun niyeti başkaydı. Ama ne olabilirdi. Lütfiye nine kuşun söylediklerinin şaka olabileceğini düşündü.
-Şaka yapmıyorsun değil mi, dedi.
Yetim kuş parladı. Gözleri ileriye fırladı.
-Ne şakası? Bende şaka yapacak bir hal var mı, dedi.
İnanılacak gibi değildi. Nasıl olurdu da Lütfiye Nine gibi birisine böyle davranılırdı.
Lütfiye Nine’nin kalbi duracak gibi oldu. Öfkeden elleri titriyordu. Gözleri barınaksından fırlayacak gibiydi. Sert olmanın hiçbir şeye fayda vermeyeceğini düşündü. Yetim kuşa içini döktü.
-Vefa denilen şey bu mu? Benden hangi kötülüğü gördün ki böyle davranıyorsun, dedi.
Yetim kuşun inadı inattı.
-Ben anlamam. Dikenimi bana ver. O bana lazımdı. Eğer vermezsen başına gelecekleri sen düşün, diyordu.
Lütfiye Nine,
-Bak hele şuna! Şimdi de kalkmış tehdit ediyor. Beni tehditlerinle korkutacağını sanıyorsan yanılıyorsun, dedi.
Yetim kuş, tekrar:
-Dediğimi yap! Benim dikenimi geri ver, dedi.
Lütfiye Nine kendi kendine,
-Kuş aklı işte… Nuh deyip peygamber demiyor. Diken ne işine yarayacaksa… Diye mırıldandıktan sonra aklına başka bir fikir geldi.
-Ey kuşum, madem dikene ihtiyacın var. Şu ekmekleri yapayım. Ormana gideyim. Sana istemediğin kadar diken bulayım, dedi.
-Olmaz, dedi yetim kuş. Ardından ekledi.
-Olmaz, ben ateşe attığın dikeni istiyorum, dedi.
Lütfiye Nine, en sonunda dayanamadı.
-Ne yaparsan yap! Yeter ki başımdan git, dedi.
Yetim kuş, bir o yana, bir bu yana uçtu. Evin üzerinde birkaç tur attı. Barınaksının etrafında dolaştı. Yem kâsesini, susağı didikledi. Ardından kanat çırptı, ayaklarını açtı. Lütfiye Nine’nin yaptığı ekmeklerin üzerine atladı. Alabildiği kadar ekmek aldı. Kendince yaptığı kahramanlığı el âleme duyurmak istercesine nara atarak gözden kayboldu. Lütfiye Nine, başına gelenlerin şokunu uzun süre atamadı. Bir hayli zaman geçtikten sonra kendi kendine:
-Başa gelen çekilir. İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir, dedi. Yeniden hamur yoğurdu. Tekrar ekmek pişirdi.
Bu arada bizim yetim kuşa ne oldu dersiniz? Lütfiye Nine’ye yaptığı bu kötülük yaptığı ilk büyük fenalıktı. Bunu başarmış olması onun cesaretini iyice arttırdı. Bu şekilde yaşarsa rahat edeceğini sandı. Bu düşüncelerle az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti. Bir vadide oğlak otlatan bir çoban gördü. Hemen çobanın yakındaki bir kayanın başına kondu. Baktı ki çoban, bir şey içiyor. Ağzı sulandı. Hemen çobana yaklaştı.
-Çoban kardeş, o içtiğin beyaz şey ne, dedi.
Çoban, ilk defa konuşan bir kuş görüyordu. Korkudan eli ayağı birbirine dolaştı. Ne diyeceğini bilemedi. Yetim kuş, onun halinden korktuğunu anlamıştı.
-Çoban kardeş korkma! Benden sana zarar gelmez, dedi.
Çoban cevap verdi.
-Süt!
Yetim Kuş:
-Peki, senin ekmeğin yok mu, dedi.
Çoban:
-Ben gariban bir adamım. Evimde kolay kolay ekmek aş pişmez. Bu yüzden sütle beslenirim, dedi.
Yetim Kuş:
-Bende ekmek var, deyip ekmeği uzattı.
Çobanın sevincine diyecek yoktu. Hemen ekmeği sütün içine doğradı. Kuş ile birlikte yedi.
-Kuş kardeş, sen Hızır mısın nesin? Ağzıma bir lokma ekmek almayalı ne kadar zaman oldu bilmiyorum, dedi.
Yetim Kuş:
-İlginç… Ben de ömrümde süt içmemiştim, dedi.
Çoban:
-Sütü nasıl buldun? Güzel miymiş, dedi.
-Fena değil… Hatta güzel.
Yetim Kuş’la, çoban bir hayli sohbet ettiler. Neredeyse karınları tekrar acıkacaktı.
Yetim Kuş:
-Çoban kardeş, yolcu yolunda gerek! Artık ben gitmeliyim, dedi.
Çoban:
-Tanıştığımıza memnun oldum. Ben oğlakları genellikle buralarda otlatırım. İstediğin zaman gel, sohbet edelim, dedi.
Yetim Kuş, gagasını taşa biledi. Ayaklarıyla yeri eşeledi. Tam uçacakken:
-Az kalsın unutuyordum, dedi.
Çoban:
-Neyi, diye sordu.
Yetim Kuş:
-Neyi olacak? Sana verdiğim ekmeği. Onu bana geri ver, dedi.
Çoban, gülümsedi. Yetim Kuş’un başını okşadı.
-Çok şakacısın, dedi.
Yetim Kuş:
-Şu insanoğlu ne garip! Akıllarına yatmayan her şeye şaka gözüyle bakıyorlar. Lütfiye Nine de öyle dediydi. Ekmeğinden olunca her şeyi anlamıştır sanırım, diye homurdandı.
Çoban, onun söylediklerini can kulağıyla dinledi. Yetim Kuş’un ekmeği nasıl elde ettiğini anladı. İçinde hafiften bir ürperti başladı.
-Ey kuş kardeşim, ekmeği birlikte yedik. Unuttun galiba, dedi.
Yetim Kuş,
-Unutmadım, dedikten sonra sözünü tekrar etti. Kuş, yine ikna olmayınca çoban, ne yapacağını iyice şaşırdı. Yalvarmaya başladı.
-Süt benden, ekmek sendendi. Ekmeği, süte doğradık. Bir güzel yedik. İgibiz de karnımızı doyurduk. Şimdi ekmeği ben nerden bulacağım, dedi.
Yetim Kuş:
-Bilmiyorum… Nerden bulursan bul ekmeğimi getir, dedi. Arkasından ekledi.
-Yoksa oğlaklarından birine el koyacağım, dedi.
Yetim Kuşun, söylediklerini çoban inandırıcı bulmadı. Onu küçümsedi. Bir kuş, koskoca oğlağı nasıl alabilirdi? Bir kuşa bir de oğlaklara baktı. Güldü.
-İstediğini yap. Beni öyle tehditle filan korkutamazsın, dedi.
Yetim Kuş:
-Demek öyle… Sen şimdi görürsün, dedi.
Yetim Kuş, olduğu yerden havalandı. Ardından bir toz bulutu yükseldi. Az sonra sürü içinde en besili, en gürbüz olan sarı oğlağı belinden yakaladı. Tırnaklarını oğlağın karnına batırdı. Oğlak, kurtulmak için çırpınsa da beceremedi. Yetim Kuş, oğlağı bağırta bağırta gökyüzüne yükseldi. Çoban, çaresizce onların arkası sıra bakmaktan başka bir şey yapmadı.
Yetim Kuş, doğuya doğru uçtu. Maksadı Güneş’e ulaşmaktı. Güneş’e hangi canlı ulaşabilir ki? Bunu düşünecek halde değildi. Gitti de gitti. Bulutların üstünden geçti. Yemyeşil ovalar, masmavi göller, uçsuz bucaksız sahra gördü. Fakat bir türlü Güneş’e ulaşamadı. Sonunda zengin mi zengin, güzel mi güzel bir ülkeye geldi. Ne yapıp edeceğini düşünürken uzakta muhteşem bir yapı gördü. Orası padişahın sarayıydı. Hemen saraya gitti. Baktı ki sarayın bahçesinde bir düğün var. Kanatlarını saldı. Bahçenin tam ortasına indi. Davetliler şaşırdı. Bu kuş da nerden çıkmıştı? Elindeki koça oğlak da neyin nesiydi?
Herkes ağzı açık ona bakadursun bizim yetim kuş padişaha yaklaştı.
-Padişah kardeş, düğün gibindir, dedi.
Padişah, ona kızdı, bağırdı.
-Senin burada ne işin var! Sen buraya nasıl girdin?
Kuş, sakin bir şekilde konuştu.
-Sarayda yapıldığına göre düğün, sizin olmalı.
Padişah:
-Kızımı evlendiriyorum, dedi.
Yetim Kuş, yapmacıktan olduğu yerde birkaç kez hopladı. Sevinç çığlıkları attı.
-Senin düğününe hediye olarak koç gibi bir oğlak getirdim, dedi.
Padişah, hediye lafını duyunca yumuşadı. Gözleri ışıldadı.
-Kuş kardeşim sağ ol, dedi.
Hemen oğlak kesildi. Aşçılar, güzel bir oğlak çevirme yaptı. Kuş da sofranın başucuna davet edildi. Oğlağın eti yendi, tükendi.
Düğün bitmek üzereyken kuş kalkıp padişahın yanına gitti. Lütfiye Nine’ye, çobana yaptığı gibi:
-Benim oğlağımı ver, dedi.
Padişah:
-Ne oğlağı akılsız kuş? Onu kesip hep birlikte yemedik mi, dedi.
Kuş bu ya… Padişahı dinler mi hiç? Çığlık atmaya başladı.
-Ben bilmem… Ya oğlağı verirsiniz ya da şu kızınızı kaçırırım, dedi.
Padişah ve etrafındakiler kuşa gülmeye başladılar. Onun söylediklerini hafife aldılar.
Kuş, kararını verdi. Birkaç kanat çırptı ve uçtu. Sarayın üstünde birkaç tur attıktan sonra ok hızıyla geldi. Gelini ayaklarının arasına aldı. Aynı hızla havalandı. Gidiş o gidiş…
Arkasından oklar atıldı. Hiçbirisi isabet etmedi. Muhafızlar, atlı askerler peşi sıra gittiler. Yakalayamadılar.
Kuş, dağlar, denizler aştı, saraydan iyice uzaklaştı. Hiç kimsenin artık kendini yakalayamayacağını anlayınca düşünmeye başladı. Kız, artık ayağına iyice ağırlık yapmaya başlamıştı. Düşünmeye başladı. Kızı, kime verse karşılığında ne alsaydı acaba? Yere bakınca bir kayanın dibinde oturup saz çalan bir âşık gördü. Hemen onun yanına indi.
-Sazı ver, bu kızı al, dedi.
Dertli dertli saz çalan Âşığın gözleri fıldır fıldır oldu. Sorup soruşturmadan kuşun teklifini kabul etti. Sazı verdi, kızı aldı.
Yetim Kuş, sazı ayağının arasına alıp gitti. Hava iyice ısınınca koyu gölgeli bir ağacın dibine indi. Bu bir ceviz ağacıydı.
Sırtını ağacın gölgesine dayadı. Gagasıyla sazın tellerine dokunup kendince uydurduğu türküyü söylemeye başladı.
Ben bir yetim kuş idim,
Nine verdi, ben yedim,
Ayağıma bir diken battı,
Beni ne çok perişan etti
Diken verdim, ekmek aldım,
Ekmek verdim, oğlak aldım,
Oğlağı verdim, kızı aldım,
Kızı da verdim, sazı aldım,
Ben bir yetim kuş idim,
Artık şimdi bir yiğidim…
Bir sincap, ağacın dalında ceviz yiyordu. Yetim kuş, saz çalmaya başlayınca ceviz yemeyi bıraktı. Onun söylediklerini dinlemeye başladı. Sincap, kuşun söylediklerini baştan sona dinledikten sonra:
-Kendini övme, övülecek bir yanın varsa başkası övsün! Yiğit olan kendini övmez. Hem sen ne zaman yiğit oldun? Sen kuş değil misin, dedi.
Eline aldığı irice bir cevizi kuşa attı. Ceviz, kuşun başına değdi. Kuş olduğu yere yığılıp kaldı.
Bizim yetim kuş, kendinden güçlü kişileri dize getirdi. Hileyle amacına ulaştı. Ama sonunda küçük bir cevize kurban gitti.
Küçük menfaatler için olmadık kılığa girenlerin cezası büyük olur. Nefis de bu kuşa benzer. Eğer serbest kalırsa canavarlaşır. Hak hukuk tanımaz hale gelir.

0 yorum:
Yorum Gönder