Asude Zeynep Toprak
Eline kalemi alıp bir şeyler karaladı:“…Kaç tanesini yakamdan sıyırıp geçmiştim acıların. Kaç tanesini yuyup- yıkamıştım. Bir daha karşıma seni hiçbir kasım çıkaramaz, diyordum. Ezber bozan bir rüzgâr esiyor üzerime… Hangi yarımı tam edeceğimi şaşırdım gayrı. Beti bereketi kaçtı mevsimlerin, dön…”
Usulca katladı yazdığı satırları. Acıyla, mutluluk üst üste gelmeyecek şekli aldığında kitabının arasına yerleştirdi kelimelerini. Modern bir unutkanlık süsü verdi dinlediği türkülere. Arkasına bakmaktan çekinmediği bir aşk beslemişti damında… Kapıyı çekti büyük bir hızla.
Büyük bir sessizlik hâkimdi adımlarına. İfadesiz adımlar atıyor ve imgesiz gözyaşlarını gizliyordu acıyla yüklü avuçlarında. Peşine takılan rüzgârı atlatmak isteyen saçlarını sağ yana savurup, gökyüzüne çaktırmadan gözyaşlarını siliverdi. Ağzı bozuk bir yağmur bekliyordu bu kasımı, ardına saklandığı güneşin renginden anlamıştı bunu.
Rüzgârın dindiği anda adım atmaktan vazgeçti. Uçuyordu dememek için tek sebep kuşlara fütursuzluk etmekti. Koşar-adım girdi parktan içeri. Kasım günü olduğu belliydi. Yapraklar, yaprakların altında kalanlar, kapıya dayanan bir aşk ve dönmesi beklenen bir yaz…
Usulca yanaştı yanına, oturdu sessizce… Uzun uzun şiirler dinlemeye geldiğini söyledi ardından, dinledi de. elinde sıkıca tuttuğu kitabı uzattı. Farkında mıydı ki “kasım gidiyordu”, farkında mıydı ki gitmek için gelmişti yanında ki...
Ayağa kalktılar, yürümek, nefes almakla eş değerdi. Ağzı bozuk bir yağmur başladı. Sövdü kadının eteklerine, şair bir erkek gibiydi sonbahar, bir kez daha aldanmıştı imgelerine; yaprak, rüzgâr ve yağmura…

1 yorum: