Sihirli Ayna


Mehmet Öztunç

Modern Türkçe edebiyat yazık ki edebiyatın en temel beslenme kaynaklarından olan dine küslüğü, hesaplaşıp, helalleşmemesi ve Yeşilçam yönetmeninin Erol Taş’a biçtiği rolün daha beterini dine biçmesi din etrafında sarmalanmış birçok kavramın hakkıyla bilinip işlenememesine sebep oldu. Bugün seküler sığlığımızın uzantıları dinsel sığlığımız içinde aranmalı ve mutlaka bulunup sorgulanmalıdır. Dinsel edebiyatın bir vaaz metni olmaktan öte bir biçime ve derinliğe kavuşamaması, erememesi de has edebiyatın boynunda hala dine karşı ödeyemediği borcun devam ettiğini gösteriyor.
Nefis kelimesi kadar beni kendimle bu denli çırılçıplak karşı karşıya bırakan, üzerime düşünmemi sağlayan, beni kendimle bu kadar derinden yüzleştiren başka bir kelime yok. İsmet Özel “özgürlük” ve “hürriyet” sözcükleri arasında semantik bir tartışma sürdürür ve özgürlüğü hürriyete yeğler, çünkü öz’ün gürleşmesi adına özgürlük kelimesinin daha isabetli bir anlamı barındırdığına inanır. Özümüzde duran o nüve nefistir. Bu haliyle masumdur ama özellikle bünyesindeki “i” harfini kaybedip “nefs” biçimine dönüştüğünde yıkıcı ve tahripkâr bir vasıf edinir.
Hududuna çizgi atamadığımız, her zaman temas halinde olmamıza rağmen istediğimiz hiçbir zaman dokunamadığımız, bazen tastamam biz; bazen kabul etmek istemediğimiz kendimiz, bizi bir cenderenin içine sıkıştırırken kabza cennet vadilerine götürürken basta dönüşen müphem, muğlâk bir varlık nefis. Kuyuda Yusuf şeklinde Yakub’a görünürken bıçağın ağzında İsmail biçiminde İbrahim’e bakarken yazık ki Âdem’de hem Kabil hem de Habil suretine bürünmüşken hepimizi sarsan bir manaya da açılmış, ‘bir yanınız Kabil bir yanınız Habil’dir.’ Nefsini kullukta terbiye eden bazı insanların ahir nefeslerinde kaybetmeleri ya da ahir ömrüne kadar dünyaya rağbet göstermişken imanla şereflenen kimseleri görünce aklımızdan: “Allah’u yar yar! Allah’u yar yar!” sözleri geçmez mi? Demek ki imanı lutfeden, kalplerde hıfzeden de O’dur. Yoksa: “Ya Rabbi beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma.” ikazına nasıl nüfuz edebiliriz. Ebu Talip için üzülen Efendimiz’e Allah’ın “asıl akrabalarının iman edip, inananlar” olduğunu söylemesi ve Efendimiz’in (sav): “Selman Ehl-i Beytten’dir.” demesiyle bizlere nefsimizi değil imanımızı, imandaşımızı tercih etmemiz gerektiğini söylemezler mi?
Nefsini hakkıyla ilzam edenin elinde hep daha fazla ilzam edilmesi gereken bir nefis kalır. Günde yetmiş kez istiğfar eden Efendimiz (sav)yanına 63 yıllık kullukla taçlı hayatında bile hala kendisini en tok sözlerle ilzam ve Resulallah’ın 64 yıl basmadığı dünyaya 63 yıldan fazla basmaktan ar ettiği için kazdığı çukurda hayatını sürdüren Hoca Ahmet Yesevi nasıl da güzel yaraşır.
Kötülük nefsi azdırırken iyilik de şımartabilir. “Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi” düsturu bu yüzden değil midir? Demek ki varlığın cilvesi, nazı nefistir. Nefis katlarına tırmandıkça yere çakılıp parçalanma riski de artar. Biz kaçıncı kattan seyrediyoruz dünyayı?

0 yorum:

Yorum Gönder