, ,

Ben Kimim?

04 Aralık 2009 Yazıyı yorumlayın


H. Neşe Koçak


“Ey Rabbim, bana (doğruyla eğrinin ne olduğuna hükmedebilme bilgi ve yeteneğini bağışla ve beni dürüst ve erdemli insanların arasına kat ve gerçeği benden sonrakilere ulaştırabilme gücü ver bana; ve beni o nimetlerle dolu bahçenin varislerinden biri yap.”
(Kur’an M.Esed Meali, Şu’ara Suresi; 83-84-85. Ayet)

Göze, gönle hoş geleni faydalıdan, ihtiyaç olanı lüzumsuz olandan, geçici iyiliği, asıl iyilikten ayırabilecek kadar akıllıca hareket etmeyen ve bize gölgemizden daha yakın olan benliğimiz midir nefs? Nedir nefs? Çoğumuzun zannettiği gibi kötü bir şey mi ya da iyisi kötüsü şimdilik şöyle dursun “şey” midir? Aslında nefse somut bir anlam yüklemek doğru bir bakış açısı olmasa gerek. Her şeyin bir nefsi vardır. Nefesi olmayanın nefsi olmaz. Ancak ölüm gelip bizi bulduğunda nefs denen varlık da bizi terk edip gidecektir. O nedenle biz ölmeden nefsi öldürmek de mümkün değildir. Aslolan tıpkı bir çocuğu terbiye eder gibi, nefsi terbiye edip geliştirmektir. Bu, içimizdeki asi, söz dinlemez, doymayan, haylazlık peşinde olan “Ben” çocuğunun terbiyesidir. O öyle bir çocuktur ki, yaratılış itibariyle zaten bencil tutkulara, kıskançlığa, hep daha fazla istemeye meyyaldir. Nefisler kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır(elverişli) tutulmuştur. (Nisa suresi 128. ayet)

Tüm İslam felsefesinde hatta Hıristiyanlık ve Musevilik’den başka Budizm Hinduizm gibi batıl dinlerin özünde bile nefsle mücadele ve onun terbiyesi esas alınmıştır. Çünkü Kenan Rıfai Hazretlerinin söylediği gibi “Nefs mücadelesi olmadan insanlık olmaz.” Allah-ü Teala tüm kâinatı olanca katmanları ve karmaşasıyla “insan denen meçhul” ün içine gizlemiştir. O öyle bir karmaşadır ki, çoğu zaman insanoğlu bu kaosun içinde debelenip durur. Etrafındakileri çözmeye uğraştıkça daha çok dolanır binlerce düğümün içine. Aslında yapılması gereken şey, karşımızdakini değil kendi düğümlerimizi çözmeye uğraşmaktır. Kendimizi tanımaya çalışmak, kendi içimize dönmektir. Bu açıdan bakıldığında “nefs” nedir sorusunu sormak yerine “Ben kimim?” sorusunu sormak gerekir. Kişinin kendisine böyle bir soru sorması ve karşılığında yine kendisinin bu soruya cevaplar araması kendinden haberdar olmaya yani “öz-bilinç”e götüren zorlu bir yolculuktur. Bu zorlu yolculuğun sonunda kalp nurlanır, Rabb oraya tecelli eder ve vücut aydınlığa kavuşur. Karanlıklar içinde kendisini biricik zanneden nefs, bu aydınlanma ile görür ki orada yalnız değilmiş. Ve hatta bir hiçmiş. İnsanın dünyaya olan gözü kapanıp kendi içine ve elbette ki Rabb’ine olan gözü açılınca ki işte orda “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadis-i şerifi vücuda gelmiş olur. O halde, nefs, Bediüzzaman'ın dediği gibi Rabb’in bilinmesinde bir anahtar işlevi görür.
Muhyiddin ibnü’l- Arabi bu aydınlanmadaki nefsi Hz. Yusuf’la sembolize eder. Hikâyede Hz. Yakup akıl, Hz. Yusuf nefstir. Akıl neftsen ayrılınca hüzünlenir ve acı çeker. O kadar çok gözyaşı döker ki gözleri görmez olur. Elbette ki bu körlük İlahi hakikati görebilmek adına dünya nimetlerine ve arzularına karşı meydana gelen bir körlüktür. Bu imtihandan yüz akıyla çıkan Yakup Rabb’den gelen birçok nimetle ödüllendirilir, güzelliklere mazhar olur. Kuyudan çıkıp karanlıktan aydınlığa kavuşan Yusuf, yani nefs arınmış, temizlenmiş haliyle sultanlık makamını hak eder.
“Her kim benliğini arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir. Onu, karanlığa gömen ise hüsrandadır.” (Şems Suresi 8–9. ayet)
Hâlbuki bir dinlenme yerine benzetilen dünya hayatında çoğu zaman kalp ve nefs mücadele halindedir. Hep yemeyi, içmeyi, gezmeyi, iltifatlar almayı, beğenilmeyi, hazzetmeyi, kısaca menfaati arzu eden nefsin diğer yanında sürekli onu frenleyen, ikaz eden kalp durur. Birbirinden ayrılmaz ama geçinemez iki kardeş gibi mütemadiyen çatışma halindedirler. Tıpkı Habil ile Kabil gibi, kişinin kendi dünyasının, iç âleminin Habil ve Kabil’leri vardır. Ve ne acı bir hakikattir ki birçok kez Habil(kalp), Kabil(nefs) tarafından öldürülür.
Üstat Necip Fazıl Kısakürek, “Madem ki nefs had tanımaz, doymaz, kanmaz ve razı olmaz, sen de kes onun bütün istihkaklarını” der. Ve nefsi şöyle tanımlar: “Her ferdin tepesinden geçmiş, çelikten, mahrut şeklinde kalın bir çadır var… İlahi nura yol vermeyen bir çadır… Bu nefstir! Ne mutlu onu incelte incelte sigara kağıdına çevirenlere ve içeriye nuru sızdıranlara!... Ve ne mutlu onu delip ileriye geçenlere.”(Kısakürek, 1986: 79)
Üstadın dediği gibi, onu delip ileriye geçebilme ya da en azından inceltebilme başarısını gösterenler, hayata karşı olan beklentilerini, umutlarını en aza indirebilen, azla yetinebilen, nefs sahiplerinin işidir. Aslında zannettiğimiz gibi özgürlük, canımızın(nefsimizin) her istediğini kimseye hesap vermeden yapabilme gücü değildir. Asıl özgürlük günahlarla kirlenen benliği iyilik, güzellik ve ibadetlerle yıkayarak günah yükünden hafifletip, bir nevi kanatlandırmak, özgürlüğe kavuşturmaktır. “Dünyaya yönelik arzu ve isteklerin azalması ruhun letafet kazanıp giderek bedene olan bağımlılığından uzaklaşması insana hep arayıp da bulamadığı gerçek bir özgürlük duygusunu tattırır. İnsanlık tarihinin, başından beri gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerde bazen hayatını verme pahasına aranan bütün gerçekler Sokrat’ın, Aristo’nun, Kant’ın, Schopenhauer’in, Kierkegaard’ın, Nietsche’nin, Heidegger’in, Sartre’ın can çekişerek aradıkları cevaplar aslında her birimizin içinde, kalbimizin derinliklerindedir.”(Merter, 2006:201)
Psikiyatr Dr. Mustafa Merter, “Dokuz Yüz Katlı İnsan” isimli kitabında, benötesi psikolojisini tasavvufi açıdan ele alırken, insanın benliğini sonu olmayan bir gökdelene benzetir. Aşağı katlara indikçe bayağılaşan, basitleşen, yaptığı yanlışlar neticesinde tedirginliği artan ben, yukarı çıktıkça saflaşır, arınır, huzura kavuşur.
“Yükseliş ve bir üst kata çıkış, terk edilen kattaki alt kişiliğimizin ‘ölümünü’ temsil eder. O zaman usulca o kata inip o rolü oynayan oyuncunun kulağına sevgi, anlayış ve muhabbetle, ‘evet sen bensin ama ben sadece sen değilim!” diyerek hayatımızda o rolün hükmüne son verebiliriz. İnsan bilinmezini çözmeye çalışan insanın kullandığı enstrüman yine kendi alt kişilikleri, yani benliğinin kısıtlı görüşü, bir başka deyişle kendi nefsidir.
Hiç şüphe yok ki içimizde bir yerlerde bilge bir sanatkâr gizli ve bu sanatkâr her gece bizlere, birbirinden değişik oyunlar sunuyor. Amacı, içinde bulunduğumuz hayat sahnesinin sadece bir oyunda ibaret olduğunu, ve bu sahnede bizi temsil eden kişilerin sadece birer oyuncu olduğunu bize göstermek…”( Merter, 2006: 190)
Aziz Dost! Sen tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denize gark olup gitmiştir! (Hz. Mevlana)

Kaynakça
  • Camcı Selçuk “Mümin Kimdir”, Rehber Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Carrel Alexis, (Çev: Leyla Yazıcıoğlu) “İnsanlar Uyanın”, Hamle Matbaası, İstanbul 1959.
  • Chittick William, (Çev: Turan Koç) “Tasavvuf”, İz Yayıncılık, İstanbul, 2008.
  • İnançer Tuğrul, “Gönül Sohbetleri”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Kısakürek Necip Fazıl, “Mümin Kâfir”, b.d. Yayınları, İstanbul, 1986.
  • Merter Mustafa, “Dokuz Yüz Katlı İnsan”, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2006.
  • Sargut Cemalnur, “Kenan Rifai ile Aşka Yolculuk”, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006.

0 yorum »

Yazı hakkında yorumunuz?