"Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor."
Kestaneler dikenli kabuklarını terk etmiş yollara atmışlardı kendilerini. Ağaçlardan birer ikişer düşenler yaprak değil, uçuşan kelebeklerdi. Her şey alabildiğine renk ahenk, alabildiğine vahşi ve bir o kadar da kendi halindeydi. Toprak, kök, yaprak, ot kokusu hücrelerime kadar nüfus etti. Alabileceğim en derin nefesleri aldım, koklayabildiğim kadar kokladım baş döndürücü havayı. Ormanın asıl sahiplerinin seslerini dinledim. Ayaklarımın altında yapraklar hışırdadı.
Olympos Dağından kaçıp gelmiş keçi ayaklı Pan. Çaldığı flütün doyulmaz nağmelerini duydum. Barındırdığı binlerce varlığın sırrını saklayan orman, demek ki Pan’ı da saklamış bunca zaman. Tatlı sularında balıkların oynaştığı göl, üzerinde bütün telaşlardan arı, huşuyla salınan sandallar ve bir adım ötesi İstanbul…
Göğsümün içinde pır pır eden bir kuş var. Düşmanım gelse güler yüzle karşılarım. Şimdi, şu anda, burada, zaman durmuş, ruhumdaki savaşlar sulha dönmüş, med-cezirler bitmiş, sular telaşsız… Kendime şaşıyorum bu ben miyim diye. Her türlü deliliği yapabilirim, şarkı söyleyebilirim, şiir okuyabilirim ve hatta koşabilirim çocuklar gibi.
Ve koştum, yokuş aşağı koştum, yorulunca boylu boyunca uzandım ıslak toprağa. Kuşlar ve böcekler güldüler bana. Ne yazık ki sen burada yaşamıyorsun dediler, üzüldüm. Onları ve o anda gözümün gördüğü her varlığı biraz kıskanmadım desem yalan söylemiş olurum.
Bu dayanılmaz kokuya, bu güzel tabiata, aşağılarda sevinçle ışıldayan göle, dallarda cıvıldaşan kuşlara, toprakta, yaprakta mutlu gezen böceğe, aydınlatan, ısıtan güneşe, beni buraya getiren yola bütün bu güzellikleri yarattığı için Rabbime sonsuz teşekkürler ettim.
Yıllardır ordan burdan okuyup kâğıt parçalarına, kitap sayfalarına not ettiğim, zaman içinde hafızama nakşettiğim şiirler birbiri ardı sıra başımın içinde yelken açtılar. Hangisine baksam, hangisini dinlesem şaşırıyorum.
" Başka yıldızda bir hayât imiş o.
Yaşamak zevki her saatte esen,
Daima nurlu bir geceydi zaman.
Dinleyen söyleyen kadar ârif,
Seyreden oynayan kadar hassas."
Evet, başka yıldızda bir hayattı burası. Huzur dolu bir sessizlik her şeyi şefkatle sarıp sarmalamıştı. Aşağıda ışıldayan göl tüllendi, bir hayale dönüştü. Heybetli orman daha bir esrarengizdi artık ve hissettiklerim… Ancak bir düşte böyle yoğun hissedilir…
Her şey bir hayalden ibaret miydi yoksa? Sapanca’da, ulu ağaçların arasında, en tepelerde, gözlerden uzakta böyle bir yer yoktu da benim hayalperest yanımın bir oyunu muydu bu? Peki, hiçbir şey gerçek değilse yediğim birbirinden lezzetli yemekler, orman meyvelerinden Zeliş ablanın kendi elleriyle yaptığı muazzam reçeller neydi? Hatta gelirken yanımda getirdiğim tütsülenmiş incir reçeliyle, yabani erikten yaptığı acılı sosu kahvaltıda daha bu sabah, yemedim mi ben?
İşin içinden çıkamıyorum. İki gün boyunca Sapanca’da dilim, damağım hayatında tatmadığı lezzetleri tadarken, gözlerim bin bir rengiyle, burnum kokuların envai çeşidiyle mest olurken, kısacası bütün duyu organlarım, cümle azalarım kendinden geçip tazelenirken ben bir rüyada mıydım?...
Yazarın diğer yazıları burada

0 yorum:
Yorum Gönder