Bekir BiçerÇocuktum. Tenha hayâllerin eviydi yüreğim. Bir köy çocuğunun uzak ve büyük şehirlerin ışıklı caddelerini, dükkânların renk renk vitrinlerini, sinemaların afişlerini görme tutkusuyla doluydum. Gelecek zamanın müphem ürpertisinin sislendirdiği güzel yaşam hülyalarıyla hayatın gerçeğinden kopuyordum.
Bu sonsuz ve sınırsız gibi gözüken dipsiz rüyaları bir köy çocuğunun kalbine kim armağan etmişti? Güneş yanığı yüzümü ışığa, kitaba ve kaleme çeviren kimdi sahiden?
Elbette ve elbette öğretmenimdi. Evine çeşmeden bakraçla su taşıdığım, şehirden gelince minibüse koşup çantasını kucakladığım, okul çıkışında ödev yapmak için tekrar yanına gittiğim, gazete okuyan ve gazetenin ne olduğunu ilk defa kendisinden öğrendiğim öğretmenimdi.
Antenini pencerenin kornişine bakır bir telle bağladığı radyosunu bana açtırırdı çoğunlukla. Radyoyu pencerenin boşluğuna yerleştirir, istasyon aradım. “Tamam, burası iyi.” derdi. Orası kalırdı. Hafif hüzünlü, aşk, ayrılık ve gurbet şarkıları dinlemeyi severdi. Kimileyin, Emel Sayın, Sezen Aksu, Alpay ve Barış Manço gibi sanatçıların kasetlerinden dinlediği şarkılarla dalar giderdi uzaklara. Alpay’ın Kol Düğmeleri şarkısını boyuna başa sarardı. O şarkıyı ben de ezberlemiştim. Bazı bazı da evinin duvarında asılı bağlamasını getirirdi sınıfa. Papatya tacı gibi dizilmiş dişlerinin arasından “Dağlar seni delik delik delerim/Kalbur alır toprağını elerim” diye sesini bırakıverirdi. Ahenkli ve sözcükleri örselemeyen sesiyle sınıfı sanki bir beşik yapar ve sustururdu herkesi.
Köye gelen o yabancı, beni hayatın yabancısı olmaktan kurtaracaktı. Kalbimi çalacaktı ve bir ömür boyunca çaldığı kalbimi bir daha vermeyecekti. Benim için her zaman şehrin, medeniyetin, kalemin ışıldayan, apak yüzü olacaktı.
Mevsimin rengi atmaya başlamıştı. Yemyeşil çimenler, çılgınca köpürmüş çiçekler ağırdan ağırdan cazibesini kaybediyordu. Yamaçlar soluk bir rengi giyiniyordu. Zülâl öğretmen, tatlı bir yokuşun düzlüğündeki sarı okul binasının önüne topladığı öğrencilere hitap ediyordu. Yumuşak bir rüzgâr esiyordu. Sıcak bir sessizlikle ürperiyordum. Kimsenin çıtı çıkmıyordu. Belki de herkes ürperiyordu. Göndere çekilmek üzere ipini elimde tuttuğum ay yıldızın açılıp kapanması yüzümü bir örtüyor, bir açıyordu.
Zülâl İzmirli birkaç merdiven basamağı çıktı. Yavruağzı üstüne beyaz parçalı yazlık elbisesinin eteği küçük dalgacıklarla salınıyordu. Boyun hizasına kadar inen kısa kesilmiş açık kestane saç telleri de havada uçuşuyordu. Kiraz çiçeği gözleri yüzüne yansımıştı. Ayağına giymiş olduğu turuncu babetlerini yan yana getirdi. Önce öksürdü, sesini akort etti. Boğazında düğümlenen kelimeleri çözmeye çalışıyordu belli ki.
Kesik kesik başladığı konuşmasında yiğin bir ırmak gibiydi. Tatilde kitap okumamızı, dersleri tekrar etmemizi, eğlenmemizi söyledi. Gelecekten bahsetti; öğretmen, kaymakam, subay… Hayâllerden açtı. Hayâl kurmanın ve onun gerçek olmasını istemenin iyi bir şey olduğunu o gün öğrendim. Ve konuşmasının sonuna yaklaştığını anlamıştım. Sesi iyice düşmüştü. Belki, dedi, gelecek sene burada olmayabilirim.
Yüreğim tatile hüzünle çıkıyordu. Sevinç gösterileri, gülmeler, hoplayıp zıplamalar yoktu. Aylardır yanan ilim meşalesi, yine aylarca sönük kalacaktı. Günler geçecek, geceler geçecekti ama ben bekleyecektim. Aydınlık günleri iple çekecektim. O yıl beklemenin de tadı kaçtı. Bilmediğim bir öğretmen gelecekti. Ona alışmaya çalışacaktım sil baştan.
Sarı boyalı okulum daha o andan derin bir sessizliğin, terk edilmişliğin kuyusuna düştü. Okul dört tane duvarın adı mıydı, öğretmen demek değil miydi? Zülâl İzmirli de bir daha gelmeyecekse bizi kim kurtarabilirdi bu yalnızlıktan. Öğretmenin gidişiyle cıvıltıları da susacaktı okul pencerelerinin. Pencereler o günden sonra simsiyah görünecekti gözüme. Simsiyah gözükecek ve bir daha rengini değişmeyecekti. Okulun öğretmen demek olduğunu o zaman anladım. Ve ben okulsuz kalmıştım. Ne yalan söyleyeyim, Zülâl İzmirli’den sonra da bir daha hiçbir okulu sevemedim.
O gittikten sonra radyoda Emel Sayın, “Çoktan unuturdum ben seni çoktan / Ah bu şarkıların gözü kör olsun” şarkısını söylerken, nameler, uçsuz bucaksız bir denizin kumsalına inci tanesi gibi düşmedi. Sezen Aksu’nun “Hadi gülümse” şarkısına rikkat kesilemedim. Bir daha hiçbir öğretmenin, gözlerini örten kâkülünü savurup türkü söylediğini de görmedim. Öğretmenin lojmanına bakraçla su taşıma işini de başkalarına bırakmıştım. Ev ödevlerimi tek başıma yapıyordum. Yine o seneden sonra okula başarısız bir öğrenci olarak devam edecektim.
Zülâl öğretmen, istediği şehre giderken, kalbimi de kendisiyle götürdüğünü bilmiyordu. Ben onun bavuluna gizlice kalbimi koymuştum. İçi hayâl doluydu, sevgi doluydu, şarkı doluydu… Ondan geriye, her sene biraz daha beyazlaşan kiraz çiçeği açmış bir yüz kaldı bana.
Çocuktum. Tenha hayâllerin eviydi yüreğim. Zülâl İzmirli’nin yüreğime katladığı hayâller, yaşamaya mecbur olduğum hayata daima birkaç numara büyük gelecekti. İncinecektim.
0 yorum:
Yorum Gönder