Sessiz Çığlık

Mehmet Büyükşahin

İlk tayini çıktığı gün sevincinden göklere uçtu. Çocukların etrafını sarıp ‘Öğretmenim!’ deyişleri geldi, gözlerinin önüne. Okul bahçesinin tam ortasında orta halli bir ailenin çocuğu olduğu, giyim kuşamından anlaşılan mahcup bakışlı bir çocuğun kendinden uzak durduğunu canlandırdı. Ne kadar da benziyordu bu çocuk kendine. Kendisi de okula ilk geldiği gün okul bahçesinin kuytu bir köşesinde hiç kimseyle konuşmadan durmuştu da öğretmeni gelip onunla hiç ilgilenmemişti. Kendi kendine söz verdi, fakir zengin demeden her çocukla aynı seviyede ilgileneceğine. Koştu, vardı yalnız çocuğun yanına. Çocuğun cılız bedeni, geniş elbisesinin içinde kaybolmuş gibiydi.
—Günaydın kızım! dedi. Kız çocuğunun söylediklerini duymadı, ama dudağının kıpırdanışından selamına karşılık aldığını anladı.
—Adın ne senin?
Kızın dudaklarının kıpırdanışını gördü tekrar. Başını okşadı. Göz göze gelecek şekilde eğildi.
—Anlayamadım? dedi. Kız fısıltı halinde:
—Elif! dedi.
—Elif mi? Ne kadar güzel bir isim bu, adın gibi incecik.
Kızın elini tuttu, gözlerinin içine baktı. Gözleri ışıl ısıldı, sevgi vardı her pırıltısında. Masumluk, günahsızlık ise ruhundan bedenine resmedilmişti adeta. Hayal âleminde daldan dala atladı. Bazen tebessüm etti kendi kendine, arada sırada hüzünlendi yapmacıktan.
Kasabada herkesin kendinden bahsettiğini tahayyül etti. ‘Ferhat öğretmen’ sözünü şimdiden duyar gibiydi. Okulu düşündükçe içi içine sığmıyordu. Asıl mesleğini olmadığından dolayı bir tedirginliği, fakat insanları özellikle de çocukları çok sevmesinden kaynaklanan bir güven vardı içinde. Çocuklara kavuşma sevincinin yüzlerce sesini duyuyordu yüreğinde. Çocukların küçük sevimli seslerini hissetti. Kurşun kalemin dansını, minik parmaklarla sarmaş dolaş olup okul defterinin sayfalan üzerinde dans ederken çıkardığı cızırtılı küçük sesi duydu. Beyaz yaprakların bu küçük sesle uyanışını resmetti kafasında.
Okulun açılma mevsimine kadar hep böyle küçük ve müjdeli sesler duydu kalbinde. Küçük şeylere önem verirdi her zaman. Küçük müjde böceği bombusun seracılıkta büyük hizmetler verdiği, gelin böceğinin ise portakal ağaçlarında olan unlu bitlerin düşmanı olduğu aklına geldi. Küçük olmalarına rağmen sadece beş gelin böceği koskocaman portakal ağacını koruyabiliyordu. Kırmızı yoncanın üremesini sağlayan eşek arılarını düşününce küçük seslerin büyük yankılar oluşturabileceğine kesin gözüyle baktı.
Ayvasının şansı, narının kırmızısıyla gelip çattı Eylül. Valizini hazırladı, herkesle helalleşti. Çıktı yola. Geriye bakınca solgun yüzlü güneşin, köyünün üstünde süzgün süzgün baktığını gördü. Hüznünü ayvaların sarılığı, heyecanını narların kızıllığı pekiştirdi. Avlulardaki sonbahar çiçeklerinin masum bakışı, türül türül iğde kokusu, anne ve babasının:
—Haydi, evlat, yolun açık ola! Deyişi. Annesinin tutamadığı gözyaşları ve babasının başını eğip için için ağlamasının ağırlığı çöreklendi yüreğinde.
Okula yeni başlayan çocuğun ürkekliğiyle başladı yeni mesleğine. Çocukların cıvıl cıvıl küçük sesleri, yeni açılmış kurşunkalem kokusu tatlı bir heyecan oldu.
Tüm insanların dürüst ve adil olmadığını çok iyi biliyordu. Kısa ömründe neler çekmişti şu yer yuvarlağının üstünde. Gücü yetse dünyayı bir futbol topu gibi ayaklarına takıp tekmeleyecekti. Bu yüzdendir ki önce öğrencilerine her alçağın hakkından bir kahramanın, her bencil idareciye karşılık, adanmışlar âleminden bir yiğidin geleceğini öğretecekti. Başka şeyler de işleyecekti körpe beyinlere. Her düşmana karşılık bir dostun varlığını, hak edilerek kazanılan her bir kuruşun dalavereyle elde edilen milyonlardan çok daha değerli olduğunu, kaybedince dimdik kalmanın sırrını, kazanmaktaki neşenin şeklini belletecekti yavrularına. Kıskançlığın acizlikten geldiğini, zorbalarınsa aslında görünüşte galip olduklarını öğretecekti.
Kasabada ona herkes ‘Mühendis Bey’ diyordu. Kimi ‘s’ harfini tam çıkaramayıp ‘Mühendizz Bey’ derken kimisi ‘Mühendis Beg’ diye hitap ediyordu ona.
Kasabaya ayrı bir güzellik veren nar ve portakal ağaçlarının getirmiş olduğu sıcak para yöre halkının okumaya karşı soğuk durmasına sebep olmuştu. Eğer yapabilirse, çocuklarına kitapların esrarını, gökyüzünün mavisini, yemyeşil yamaçlardaki rengârenk çiçeklerin ebedi gizemini düşünmeyi öğretecekti.
Hatasız kul olmazdı. Kendisi de hata işleyebilecekti. Ama önemli olan kusurda ısrar etmemekti. Âdem de düşmüştü, iblis de; ancak Âdem kalkmasını bildi, önemli olan, düşünce kalkabilmekti. Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu gösterecekti.
Bir gün kasabanın en kalabalık kahvehanesine girdi. Her kafadan bir ses çıkıyor, birçok konu tartışılıyor, fakat kimse kimsenin fikrini kabul etmek istemiyor, hep aynı şeyler konuşuluyordu. Sıkıldı, çıktı oradan. Kafasına koydu. Talebelerine kitlelerin ardına takılıp gitmemeleri gerektiği telkinini verecek, tüm insanların dinlenmesinin lüzumunu, fakat her dinlenilenin olduğu gibi kabul etmenin yanlışlığını ve her sözün kendi akıl süzgecinden geçirilmesinin gereğini, sonuçta sadece faydalı olanları almalarını söyleyecekti. Beyninde sigara dumanından bambaşka bir duman yükseliyordu ruhuna. Susuyordu. Konuşmuyordu, fakat sükûtun çığlıkları yırtıyordu ruhunun sırlarını.
Evine vardı. Açtı televizyonu. Haberlerde acı ve gözyaşı vardı. Kafasına koydu. Gülümsemeyi öğretecekti. Gözlerinden iki damla yaşın süzüldüğünü hissetti yanaklarında. İnsanlık için akan gözyaşlarının sahibi için hiçbir utanç olmadığını öğretecekti. Onurlu bir ağlayışın asaletini dillendirecekti. Yaşatmak için yaşayanların yıkılışlarında bile bir ihtişam olduğunu öğrenmişti bilgelerden. Dünyada kazanılan her türlü kuvvetin yüksek fiyata satılabileceğini, fakat kalbe ve ruha fiyat biçilemeyeceğini biliyordu. İnandığı gibi yaşayacaktı. İnandığını anlatacaktı. Bir çığlık vardı kulağıyla duyamadığı. Bu çığlık kalbinde yankılanarak ruhunu delip geçiyordu her zaman. İşte o an beyninde zonklamalar başlıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Öğretmenliği peygamber mesleği olarak kabul ediyordu, ama okulun ilk gününden ne kadar zor bir iş olduğunu görünce kısa yoldan dönmenin iyi olacağını düşündü; fakat sonra az da olsa insanlara faydalı olmanın hiç olmamaktan çok daha onurlu bir davranış olduğuna kanaat getirdi. İlk günlerde sırtından ter eksik kalmadı. Öğrenciler rüyalarına girdi.
Kimi zaman kâbus gördü, uykudan uyandı; kimi zaman sayıkladı. Çocuklar hiçbir şey anlamıyordu. Çocuk dediğin kuzu kuzu sırasında oturur, ‘sus’ dediğinde durur. Bunlar hiç öyle değildi. Hepsi birer küçük canavardı sanki. Hele bir de çocukları sevmese çıldırması elden bile değildi. Hep sabretti. Küçük afacanların yaramazlıklarını bağrına bastı. Suçun kendisinde olduğunu düşündü her zaman. Kendi kendine:
—Sen domatesten, biberden anlarsın. Ağaçtan, ziraattan anlarsın. Sen bunun eğitimini aldın. Çocuklar öğretmeni dinler, öğretmenin sözlerinden anlar, sen bir mühendissin... Sen ağaçtan anlarsın, sen topraktan anlarsın! Diyordu.
‘Okul açılalı iki ay oldu; ama hala çocuklarda bir ilerleme yok. Vermiş olduğum ilk fişi bile tam anlamıyla okuyup ezbere yazan öğrenci yok. Hâlbuki öğrenciler şimdiye kadar okumaya geçmeliydi. Nasıl olurdu da bir çocuk otuz cümleyi okuyup yazamazdı? Tek suçlu var o da ben!’ Her gün bir kurt kemiriyordu beynini, öğretmenlik yapamayacağına inanmaya başlamıştır içten içe. Hiç kimseye de öğretmenliğin nasıl yapılacağını, çocuklara okuma yazmanın nasıl öğretileceğini soramıyordu. Kendisinin küçümseneceğini, insanların gözünden düşeceğini sanıyordu, ama sıkıntıdan midesine kramplar giriyordu. Bir gün aynaya eğilip yüzünü derinlemesine inceledi. İki ay içinde ihtiyarladığını hissetti. Gözlerinin önünde mor halkalar, alnında kırışıklar gördü. Şakaklarına dökülen kır saçları görünce sersemledi birdenbire...
—Yapılmaz... Yapılmaz, bu öğretmenlik! diye çığlık attı. ‘Cahil babamın yaptığı öğretmenliği, mürekkep yalamış, dirsek eskitmiş olan ben yapamıyorum.’ Sözleri dökülüverdi dudaklarından, biraz kahırlı, biraz çaresiz.
Okula gitmeden öğrenmişti okuma yazmayı. İlk öğretmeni, okuma yazmayı keçi güderken öğrenen babası olmuştu.
Önlüğünü giyip, kalemini açtığı gün bütün arkadaşlarından bir adım öndeydi. İlk fiş cümlesini görür görmez okuyunca öğretmeni gelip başını okşamış:
—Oğlum sana, dedemden kalma kocaman bir aferinim var onu veriyorum! Deyince dünyalar onun oluvermişti. Müzik dersinde söylediği türkülerse kendini okulda şöhret yapmıştı. Artık sınıf öğretmeninin değil okuldaki bütün öğretmenlerin gözdesi olmuştu.
Kendinin okul günlerini düşünüyor, öğretmeninin çocuklara okuma yazmayı nasıl öğrettiğini hatırlamaya çalışıyor; ancak o günlere dair hafızasında ciddi bir iz bulamayınca kahroluyordu. Babasına kızıp:
—Ah baba, çocukluğumu yaşatmadın, bari öğrenciliğimi yaşasaydım... Ben de arkadaşlarım gibi sıfırdan okuma yazma öğrenseydim, nasıl öğrenci olunacağını tecrübe etseydim... diye söyleniyordu.
Kasvetli günlerin nasıl gelip geçtiğini fark edemeden okuluna zamansız gelen misafirlerin müfettiş olduğunu öğrendi. Gayet saygılı bir şekilde karşıladı hepsini. Zil çaldı sınıfına girdi. Hazırlaması gerekli olan evrakları kontrol etti. Hepsi tamamdı. Çocuklara misafirlerin geleceğini, onlar sınıfa girince nasıl davranmaları gerektiğini hatırlattı. Sınıfın en yaramaz çocuğu olan Hasan'a yalvarırcasına:
—Oğlum ne olur bu gün olsun uslu otur, dedi. Hasan yerinden bile kalkmadan:
—Oturacağım. dedi. Burcu:
—Sizi üzmeyeceğiz öğretmenim, dedi. Ayhan:
—Öğretmenim bant getirdiniz mi? dedi. Şaşırdı.
—Neden? diye sordu.
—Hiç... Filiz'in ağzı kapanmaz ki!
Filiz yerinden kalktı. Öğretmenin uyanlarına kulak asmadan Ayhan'a birkaç kez vurdu. Ayhan'sa yüzünü sıranın üstüne koydu elleriyle başını korudu, hiç karşılık vermedi. Öğretmen Filiz1 i kolundan tutup yerine oturttu. Filiz hıncını alamadığından ağlamaya başlamıştı. Öğretmen ‘sus, ağlama’ dese de Filiz başlamıştı bir kere ağlamaya. Durdurmak imkânsızdı. Ahmet, olanlardan hiç haberi yokmuş gibi yanında oturan arkadaşına fısıltılı bir ses tonuyla sordu:
—Filiz’in nesi var? Kemal sadece tebessüm etti. Cevap vermedi. Öğretmen Filiz'i susturmakla meşgulken kapı açıldı. İçeri elli yaşlarında, ince uzun boylu saçları süt beyaz olan müfettiş girdi. Öğretmenin yüzü kıpkırmızı oldu. Öğrenciler neye uğradıklarını şaşırdılar. Öğrencilerden önce Veli kalktı ayağa, onu gören herkes yavaş doğruldular yerlerinden. Müfettiş, öğrencilerin kalkarken ağır davranmalarına karşı, sert bir şekilde:
—Günaydın! dedi. Çocuklar cılız sesleriyle:
—Günaydın! dediler. Müfettiş:
—Bu olmadı... Günaydın! dedi tekrar. Çocuklar gür bir sesle cevap verdiler.
—Günaydın!
—Bu gene olmadı, dedi müfettiş. Çocuklar bir öğretmene, bir müfettişe bir de birbirlerine baktılar.
Öğretmen çaresiz, müfettiş öfkeli öğrenciler şaşkındı. Müfettiş, anlatmaya başladı:
—Çocuklar, ben size ‘Günaydın!’ dediğim zaman siz de bana ‘Günaydın!’ değil ‘Sağ ol!’demelisiniz. Pür dikkat dinleyen Fatma müfettişin sözlerine gayri ihtiyari itiraz etti:
—Ama... Ben kime ‘Günaydın!’ desem ‘Günaydın!’ diyorlar. ‘Sağ ol!’ diyeni hiç duymadım.
—Çocuklar, birbirimizi selamlarken bu doğru; ama sınıfa sizden büyük biri gelir ve ‘Günaydın!’ derse ‘Günaydın!’ demelisiniz. Müfettiş ilk girişindekinden biraz daha pek bir ses tonuyla:
—Günaydın, dedi.
Çocuklardan bazıları ‘Sağ ol!’ bazıları ‘Günaydın!’ diye karşılık verdi. Müfettiş bir kere daha ‘Günaydın!’ deyince çocukların tamamı ‘Günaydın!’ dedi. Bunun üzerine müfettiş:
—Nasılsınız, dedi. Çocuklar da koro halinde:
—Teşekkür ederizzz! dediler. Müfettiş yine ‘sağ ol!’ demeleri konusunda çocuktan uyardı, uygulamasını yaptı. Öğrencilerin hiç hoşlarına gitmedi bu davetsiz gelen misafir, öfkeyle baktılar. Öğretmense müfettişe nasıl davranacağını, çocuklara nasıl ders anlatacağını düşünüyordu sınıfın bir köşesinde.
Müfettiş çocuklara:
—Oturun, dedi ve kendiside öğretmen masasına geçti, öğretmenden gerekli evrakları istedikten sonra:
—Buyurun dersinizi anlatın, dedi. Öğretmenin dizlerinin bağı çözüldü o andan itibaren. Kelimeler tıkanıp kaldı boğazına. Zor zahmet başladı anlatmaya. Müfettiş evrakların içinde kaybolmuş, durmadan bir şeyler yazıyordu.
Dersin bitmesine az bir zaman kala müfettiş ayağa kalktı.
—Öğretmenim, çocuklarla biraz konuşmak istiyorum, dedi. Öğretmen:
—Buyurun hocam, der demez:
—Ben hoca değilim, hoca camide olur! Karşılığını aldı müfettişten. Kaynar sular döküldü öğretmenin başından. Kalakaldı olduğu yerde. Biraz kendini toparladıktan sonra bir sıraya ilişiverdi usulca. Müfettişse onun ne hallerde olduğunu fark edemeyecek kadar kendini çocuklara vermiş, matematikten hayat bilgisine, hayat bilgisinden Türkçeye her dersten sorular soruyordu. Ayları, günleri, mevsimleri sordu, öğretmen:
—İşlediğimiz, ünitede bu konular yok, diyecek oldu.
—Bilginin edinmenin yeri ve zamanı yoktur! Karşılığını aldı. Arkası arkasına gelen sorulardan öğrenciler iyice sıkıldı. Bildikleri sorulara da cevap vermemeye başladılar. Dersin bitmesine birkaç dakika kalmıştı ki Müfettiş:
—Öğretmen bey, iki ay oldu çocuklara bir şey öğretmemişsin! dedi sert bir dille. Öğretmen bir çocuklara bir müfettişe baktı. Rengi attı. Başı döndü. Olduğu yere yığılıp kaldı. Sınıf Cengiz'in ‘Öğretmenimiz öldü!’ çığlıklarıyla inledi. Bütün öğrenciler, öğretmenin başına toplandı. Müfettişse az uzakta anlamsız anlamsız olanları seyrediyordu. Gürültüyü duyan hademe soluk soluğa girdi içeri. Öğretmenin etrafını saran çocukları yararak öğretmenin yanına vardı. Eğildi öğretmenin kalbini dinledi, nabzını tuttu. Yaşadığını anlayınca derin bir nefes aldı. Koştu bir kova su getirdi. Yüzünü ıslattı. Öğretmen hafif ay*r gibi olunca hastaneye kaldırıldı. Öğrenciler gözyaşlarıyla uğurladılar öğretmenlerini hastaneye. Gözyaşlarıyla birlikte acı feryatlar, içli sözler döküldü dudaklardan:
—Ölme öğretmenim!
—Seni çok seviyoruz...
—Bizi bırakma öğretmenim...
—Hiç yaramazlık yapmayacağız...
—Kızdırmayacağız seni...
—Gitme, gel öğretmenim...
Sessizliğiyle tanınan Zeynep'in bile dilinin bağı çözüldü. Hıçkırıkla ağlarken:
—Seni anamdan, babamdan bile çok seviyorum. Ölme öğretmenim! Sözleri çocukları teselliye çalışan diğer öğretmenleri bile ağlattı.
Küçücük çocukların minicik sesleri, sessiz bir çığlık oldu okulun duvarlarında.

0 yorum:

Yorum Gönder