Aşka Dair

Bekir Biçer

“Aşkın odu ciğerimi
Yaka geldi yaka gider
Garip başım bu sevdayı
Çeke geldi çeke gider”
Yunus Emre


Ezelden ‘ol’ erminiyle seslenen, kendi sonsuzluğundan haberdar etti insanı. Hayata ilk defa göz kapakları aralanan insan, ruhunda bir acı ile uyandı aniden. Çünkü ruhla birlikte, ruhun özünde aşk da üflenmişti soğuk bedene. Aşk şuur sahibinin içini belli belirsiz yakıp durur ta o günden. Ruh içine düştüğü bu diyar-ı gurbette sıkılmakta, rahatsız olmakta ve asli vatan özlemi ile bir yangın sonrası yangın yeri gibi cayır cayır ve ebrulî bir görünüm sunmaktadır.
Değil mi ki, bize döndürüleceksin, denilmiş kendisine. Değil mi ki ezeli müjde fısıldanmış kulağına; vuslat hayali, betini benzini soldurmakta, titretmekte, ilmik ilmik çözmekte ruhu…
Aşk, kavuşturmak ister hep. Irmakları denizlere, seveni sevgiliye, uzakları yakınlara, yağmuru toprağa, güneşi çiçeğe, suyu ateşe kavuşturmak; varlığın göğüs boşluğundaki hasreti ve harareti dindirmek ister.
Sanılır ki aşk kavuşma arzusundan doğdu. Oysa aşkın azabı ayrılıkta saklıdır. Aşk, bütünden parçanın kopuşu ile varlık elbisesini giyindi ve bedenimize sürüldü. Ruh amansız sürgünlüğün seferinde, bazen taşkın bir sel gibi yatağını yutuyor, bazen çetin sürgünlüğüne tahammül eyliyor... Sezai Karakoç belki de ruhun dilinden yazıyordu: “sevgili/ey sevgili/uzatma dünya sürgünlüğümü benim” diyerek.
Sürgünlüğün sinelerimize saplanan ağrısı; kâh can sıkıntısı, kâh doyumsuzluk, kimi zaman mükemmeli arama, kiminde dünyadan el etek çekme, bazen mal menâl biriktirme hırsı şeklinde kendini belli edecek, parçanın bütünde varlığını bırakacağı ve yükümlülüğünden sıyrılacağı âna kadar da sineleri dağlamaya devam edecektir. Aslında ayrılıkları hikâye eden neyin yanık nameleri de ruhun bu sonsuz feryadını sese- soluğa büründürerek neyin oluklarından sonsuza bırakmadır.
Aşkın değeri acı ile artar. Acı çoğaldıkça aşk karışımlarından ayrışarak saflığa erer. Saf aşk, acının da acısını yok eder, o tabakada artık acı da acıdan başka bir şeydir. Ulaşılan yerde acı korkulan, kaçılan bir şey değildir, bilakis arzulanan ve diriltici bir iksirdir. Aşk acıyla mesafe kazanır ve derinleşir hatta onunla beslenir. Kastedilen acı, arabesk bir acı değildir elbette. Acı aşkı büyütür, büyüyen aşk hazzı artırır. Fuzuli’nin dizelerinde âşıkın acıya olan tutkusu açıkça dile getirilir, tabibin aşk derdine çare arama isteği geri çevrilir:
“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip!
Kılma derman kim helâkim zehr-i dermanımdadır”
(Ey tabip! Aşk derdiyle başım hoş benim; yaramdan el çeksen! Derdime derman bulma ki senin merhemin benim ölümüm olur, beni yaşatan şikâyet ettiğim bu derdimdir.)
Kendini tanımakla insan, hayatla ilişkilerinin ideal tonlarını da belirler. İstisnasız her şuur sahibi aşktan nasibini almıştır almasına da bu yeterli değildir kuşkusuz. Aşk denizinde pusulasız dolaşanlar, onun uçsuz bucaksızlığında yolunu ve yönünü kaybederler. Ruhunun ezeli sevdasını, başka duygularıyla ayırt edemez ve birbirine karıştırır, hatta ‘o’ zannederler. Şairin “Şehvetimi aşk sandım” yazıklanması bunun en bariz delilidir. Şarkıcı Zerrin Özer’in “Hep Bana” adlı şarkısında, cihetini bulamayan aşkın insanı nerelere savurabileceğinin ipucunun yanında, aşk rehbersizliğinin paradoksunu görmek de mümkündür: “sevgilimden ayrılmadan, her gün yeni bir aşk yaşasam / gizli olsa, herkes bilse…” Ve insan, ruhuna ‘tanı’ koyamadığından aşk israf edilmiş olur.
Aşk, çok değerli, paha biçilemez bir saltanattır. Onun malumatlarından habersiz olanlar, bu pek değerli antikayı eskicilere yok pahasına satma bayalığına düşmekten kurtulamazlar. Onu, kimi zaman mal ve menâle gömerler, kimi zaman bir faninin kucağına bırakırlar.
Oysa aşk, hayata can katar, akışkanlık kazandırır. Aşksızlık da başlı başına bir sorundur. Hayatla uyumsuzluğun delili ve varlığın ahenginden kopuştur. Aşkla bir dereden su gibi akarken, aşksızlık o akış içinde dikelen bir kaya gibi eylemsiz kılar insanı. Çünkü kâinat aşkla deli divane bir seyir halindedir, varlığını aşkla daim ettirmektedir. Aslında insan varlığa uyumlu yaratılmış olmaktan ziyâde, evren insana uyumlu yaratılmıştır. Kim ki kendi akordunu koruyamazsa, bozulmasını engelleyemezse bütünden dolayısıyla onun manasından da koparak değersiz bir metaya dönüşür. Yunus bu hakikati ne muhkem ifade eder:
“İşitin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül bir kara taşa benzer”
“Aslolan aşktır, gerisi vesairedir.” sözü aşka değer biçmek isterken, aşka bir tahdit koymaktadır. Aşkı haksız bir kıyasın parçası haline getirmektedir. Bahis mevzuu aşksa, onun yanına neyi koyarsak koyalım, sönük ve değersiz kalır. Oysa bu karşılaştırma aşkı kutsayarak öteleme eğilimi meydana getiriyor. Her kutsal; yalnızdır, ulaşılamazdır ve dokunulamaz bir kimliğe sahiptir. İçimize bir su sızıntısı gibi biriken aşkı kategorize etmek, ona yapılabilecek büyük bir haksızlıktır. Çünkü o, varlığı sımsıcak saran bir iklimdir.
Aşk güneştir, güneşin ışığı yanında yıldızların ışığı bir mânâ ifade etmez. Bana kalırsa Fuzuli, aşk ile ilmi kıyas eylediği ve aşkı yüceltmek isterken ilmi hafif düşürdüğü o meşhur beyitinde ayrı formları kıyaslamıştır. Diyordu ki:
“Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl-ü kal imiş ancak”
(Ey sevgili, bu âlemde ne varsa aşkmış ancak, ilim kuru ve boş bir söz yığınıymış.)
İlim, bir kuru laftan ibaret olmayıp aşkın en somut tezahürlerinden birisidir. Yaratıcının, yaratılanın kendini bulması için varlığın gizlerine bıraktığı ipuçlarını bulma serüvenidir ilim. Sevilene duyulan muhabbetten Kâbe inşa edilmişse, o bir ruhun, inancın, aşkın sembolüdür ve aşkla kıyaslanmayı pek de hak etmemektedir. Topraktan ürün elde ederiz, çeşitli şekillere sokar yapılar kurarız ama buğday başağını alıp toprakla kıyas etmeyiz. Yine, zamanın formu ile mekânın formu iç içe ama birbirlerinden oldukça ayrı hususiyetler gösterir.
Mecazi aşk, belki de ‘aşka giriş’ sayılmalıdır. İnsan, içinde kımıldayan bir şeyin varlığını ilk kez âşık olunca hisseder; aslında bu hal, aşkın varlığı ile yüz yüze gelmedir. Mecazi aşk, aşk merdiveninin ilk basamağıdır. Hiç de yok sayılmayı gerektirecek bir durum değildir.
Tene bağlanan gönül, bedenin bozulması, eskimesi ve çürümesi karşısında, bağlandığı şeyin geçicilini de (fani) idrak eder. Ruhunu kasıp kavuran ‘kabını bulma çırpınışının’ dünyada sükûn bulmayacağını anlayan âşık, aşkın da mükemmelliğini yaratan ve aşka layık bir üst varlık tasavvuruna meyil eder. Sevilendeki ayrıntılar, mükemmellik ve güzelliklerin bir sanatkârı olması gerektiği fikrini oluşturur zaman içinde ve aşk yürüyüşünün daha derin ve esaslı menziline hareket başlar. Aşkın bu durağı ‘metamorfoz’ durağıdır; maşuk suret ve mana değiştirir.
Ateşin varlığını havaya borçlu olması gibi aşk da ‘mahrem’ bir alan arar kendine. Hâlihazırdaki düzen, batı medeniyetinin dayatması ve kuşatması ile biçimleniyor. Batı medeniyetinde ise mecazi anlamda bile bir aşktan bahsedilemez çünkü aşkı ancak ‘mahrem’ tutuşturabilir. Perdelerin açıldığı, hülyaların canlılığını kaybettiği ve erotik olanın kanıksandığı bir hayat düzeninde aşkın esamesi okunmaz. Bu tutum anlaşılabilir bir şey değildir modern zamanlarda. Anlam aşınmasına uğrar ilkin aşk, sonra anlam kaybına/değişmesine… Yine, mezkûr dünyanın bir tasavvufî anlayışı da bulunmadığından, siprütüel ve mistik uğraşların ötesine geçilemez.
Hâsılı, aşk zor zanaattır. İçini dolduran varlığı kirli bir elbise gibi kalbinden soyunma aşkınlığını göstermeyenler, aşk mesleğinden nasipdâr olamaz. Aşk, aşka layık olmayana kendisini açmaz.
Ne dersek diyelim, aşkın bir tanımı da ‘anlatılamaz’ oluşudur. Ölüm sınırına dayanmış susuzluğu hangi kelime ile dillendirebiliriz? Aşk bir tuz yangınıdır, su içmekle de ferahlamaz. Yunus Emre, ayaklarını parçalarcasına aradığı aşkın varlığının başkalığını, soyutluğunu, şaşkınlık sonrasını, belki de hepimiz adına dizelerine taşır:
“Dört kitabın manasın
Okudum hâsıl ettim
Aşka gelince gördüm ki
İnce uzun bir heceymiş”

0 yorum:

Yorum Gönder