Hülya Yücel ErgünEvin bir köşesine koydum, antikacıdan ucuza aldığım ceviz ağacından yapılmış sandığı. En güzel, en sakin köşesiydi evin. Oturma odamın kapı arkası biraz boşluktur, işte oraya koydum. Kapı odayı neredeyse üçte birine böler. O üçte bir, ceviz sandığımla beraber en sevdiğim üçte bir olmuştu. Ara sıra gözüm sandığa ilişiyordu ve kendimi evimde hissediyordum.
Bu evi hiç sevmedim. O da beni sevmedi. Bizden önce yaşamış olanlara sadakat besliyor bu ev. Donuk, buz gibi gösteriyor üç ay önce boyadığım en sıcak yeşil rengini. Ev istemedi beni, ben de onu istemedim. Misafirliğimin bitmesini beklemiyorum, bu evin beni kabullenmesini de. Şu ceviz sandığının sıcaklığında duvarları olan ve hiçbir yaşanmışa takılıp kalmayan; çatılı, geniş pencereli, sarmaşıklı, dört odalı bir evimin olacağı günü bekliyorum.
Şu koskoca evde ceviz sandığımı koyduğum köşe dışında hiçbir köşe yok bana aitlik duygusu yaşatan. Kısa metrajlı yolculuk ve upuzun alış veriş terapileri sonrasında “evim evim, güzel evim.” diyerek koşup gelmiyorum buraya. Zoraki… Çünkü kocam bu evde yaşıyor. Çünkü kocam bu evin bana olan düşmanlığını anlamıyor; çünkü kocalar böyle şeyleri asla anlamazlar kendi rahatlarını bozacak gariplikler olmadıkça. Bu evde hiçbir gariplik olmuyor, kocam öyle olduğunu sanıyor. Hâlbuki duvarların yeşili öyle donuk ki… İçim ürperiyor bu soğuktan. Ceviz sandığım rahatlattı bu köşeyi, içimi… Öğle sonları Türk kahvesi yapıp oturuyorum üstüne sandığın. Gerçek bir evde hissediyorum kendimi.
Komşularım da tıpkı bu ev gibi soğuk. Yan komşumun evindeki bütün öfke, soğuk yeşil renkli duvarlardan misafir odasına sızıyor. Her sabah kenarı oyalı beyaz mendilleri ıslatarak siliyorum o duvarı. Zifir gibi bir renge bürünüyor mendiller. Çünkü çok derinden akıyor sözlerin zehiri. Çoğu kez o evde yaşayan gelin zehirlenecek sanıyorum eşinin öfkesinden. İki de çocuğu var, yazık! Sanki yaşanacak başka hayatları varmış gibi. Gelin susup içine atmasa her şeyi, duvarlar bu kadar kirlenmeyecek. Dediğim gibi, çok derinlere işliyor bazen sözler, konuşacak kadar sığda kalmıyor bazı acılar. Onun bir sandığı da yok üstelik!
Karşı komşum komşularımın en cömertidir. Bana ikindi güneşinin ılıklığını yansıtır balkon camlarından. Bu ev pek ışık görmez, sıskadır çevresindeki yüksek yapılardan. Sıska evlere güneş değmez böyle yerlerde, bazen güneş de unutur sıska evlerin kimsesiz hastalarını.
Geveze bir kuş gibi düş kuruyor içerde kızım. Ara sıra çıkarıyorum onu güneşin uğradığı yüksek evlere. Şimdilerde o da ceviz sandığının çevresine kuruyor düşten evlerini. Bebeklerini sandığın üzerine yatırıyor, ona söylememi istediği ninnileri mırıldanıyor.
Ah, olmasaydı şu ceviz sandığı, ne kadar daha katlanırdım buna. Kimsenin istemiyorum bilmesini içindekileri. Beni kimse anlayamaz, evime neden bir ceviz sandığı koyduğumu, anlamaz dudaklarımın ardında yıllardır yutup sandığa kustuğum küfürleri.
Bütün HÜLYA YÜCEL ERGÜN yazıları burada...
Hikaye kahramanının iç dünyası ve sevimli bir ceviz sandık, işleniş mantığı bakımından birbirlerine çok yakışmış ve manaya kavuşmuşlar. Güzel konu, güzel hikaye. Teşekkürler.
YanıtlaSilhülya abla, hikayen gözlemci bir hikaye olmuş. sevimli bir hikaye aynı zamanda. etrafında oluğ bitenlere eş zamanlı bir bakış bırakmış gibi. tebrik ediyor ve hala diğer türde olan yazılarını beğenmeme rağmen, denemelerini okumaktan büyük haz aldığımdan dem vurarak noktalıyorum...
YanıtlaSil