Cemil Meriç Edebiyat bir bütün. Edebiyat insan düşüncesini, insan duygularını en mükemmel şekilde ifade etme sanatı. Her şeyi kucaklayan bir sanat. Frenklerin tabiriyle "sanatların sanatı. "Bu itibarla, Edebiyat Vakfı'nda yapılacak bir konuşmanın edebiyata taalluk etmesi bence münasip olur. Edebiyat kâşanesi, edebiyat sarayı önce iki hücrelik: Bir, nazım hücresi, bir nesir hücresi. Asırlardan beri nazım hücresi ağzına kadar dolu. Büyük şâirler yetiştirmişiz. Nesir, nazmın yanında bir parça daha fakir. Çünkü Türk milleti heyecan duyan, gönlü olan, mütemadi bir coşuş halinde, serbestî halinde yaşayan bir akıncılar topluluğu, "fâtihler, gaziler" topluluğudur. Tanzimat'tan sonra Batı'yla temas ettik; dünyamızı genişletmek istedik. Tehlikeli bir maceraydı bu. Birçok kazançların yanında birçok felâketler de mukadderdi. Fakat Batı karşısındaki susuzluğumuzu, "Batının manevi fetihlerinden faydalanma arzumuzu" isabetle başlattık. Fransa'dan yapılan ilk tercüme Yusuf Kâmil Paşa'nın Télémaque tercümesi... Bu bir tesadüf eseri değil. Kâmil Paşa insanla cemiyet arasındaki münasebetlerin hududunu çizen, idare sanatını aydınlatan bir eser istiyordu. Yani bir nevi Kelile ve Dimne, bir nevi siyasetname arıyordu. Fénelon'un hikmet ve siyasetle dolu olan eseri veliahta siyaset ögretmek için kaleme alınmıştı ve hikâye sadece bir süsten, bir cazibeden ibaretti. Yoksa Télémaque'in romanla hiçbir alâkası yoktu. Yusuf Kâmil Paşa bu eseri müzeyyen üslûpla Türkçeye kazandırdı. Nitekim senelerce eser, dili ve muhtevası bakımından büyük rağbet gördü. Mekteplerde okutuldu ve nesiller için bir üslûp hocası mahiyetini taşıdı.
Efendim, Osmanlılar elbette ki dünyanın en büyük idarecileri, en büyük medeniyetini yaratan insanlar. Bu itibarla bakışlarını bütün dünyaya çevirmişlerdi. Bütün dünya irfanına çevirmişlerdi. Fatih'in tecessüsü de fetihleri gibi cihanşümuldu. Sezar'ın Galya seferlerini tercüme ettirmiş, Plutark'ın birçok yazıların tercüme ettirip, okumuştu. Daha sonraki Osmanlı padişahları da dünya tefekkürüne bigâne kalmamışlardı. Üçüncü Murat zamanında Machiavelli'nin meşhur Hükümdar'ı defalarca Türkçeye kazandırılmıştı. Bu itibarla kültürü bütün olarak ele alan Osmanlı cemiyeti siyasî kültüre de ehemmiyet vermişti. Birçok siyasetnameler elden ele dolaşıyordu, meçhul değildi.
Tanzimat devrinde Batı fethedilecek bir ülkedir. Haddizatında Osmanlı Batılılaşması diye bir şey yok. Küffarın topraklarını nasıl fethetmişsek, fikriyatını da fethetmek arzusunu duyuyorduk. Bu sebeple insanla cemiyet, insanla devlet, iktidar problemlerini konu alan kitaplar Osmanlı tecessüsünü tahrik ediyordu. Osmanlı kayıtsız değildi. Batıyı bütünüyle tanımak bilhassa tefekkür sahasındaki fetihlerinden haberdar olmak arzusundaydı. Bu, Batıya teslim olmak değildir. Bir Cevdet Pasa, bir Tunuslu Hayreddin, o çağın belli başlı mütefekkirleri tefekkürü bir bütün olarak ele alırlar. Namık Kemal ve Ziya Paşa da öyle. Ziya Paşa, bir insan yaratmak sanatıyla uğraşır, Emile'i Türkçeye kazandırmaya gayret eder. Namık Kemal, Montesquieu'nun Kanunların Ruhu adlı eserine eğilir, Rousseau'nun İçtimaî Mukavele'sine eğilir. Bir kelime ile edebiyat o çağ için sadece bir eğlence değildir. Osmanlı'nın Batı'dan alacağı herhangi bir edebiyat nevi yoktu. Çünkü şiirde biz büyük bir merhale idik, şahika idik. Batı şiirinin bize vereceği bir şey yoktu. Roman ise bir eğlence unsuruydu. Geniş halk kitlelerine hitap eden, okumaya alıştıran, maceranın cazibesinden istifade eden ikinci derecede bir nevi idi. Batı'da da öyleydi. Balzac'a kadar Batı'da roman ciddiye alınmaz, hiçbir ciddi mütefekkirin alâkasını çekmezdi. Tanzimat devrinde Namık Kemal de roman yazmış, fakat onun romancılığı geniş tabakaları irfan bakımından zenginleştirmek gayesini güden, hikâyenin imkânlarından faydalanarak kendini okutturmak isteyen bir teşebbüstü. Nitekim iki roman yazmıştır: İntibah, Cezmi...
Osmanlı fazla ciddi ve vakurdu. Batı'da kendi susuzluğunu giderecek eserler arıyordu. Tabiatıyla bu, Tanzimat'ın başarısızlığıyla birlikte son buldu. Ondan sonra Batı'nın bu çeşit eserleri karşısında daha az tecessüs gösterdik. Daha çok romana, hikâyeye yani vakit geçirmeye daldık. Ben öyle sanıyorum ki büyük fikir buhranımızın kaynaklarından biri de bu siyasî irfan eksikliğidir.
1960'lardan sonra Türkiye'yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm'ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı'yı bütün olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim dikkatimiz Batı'nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık. Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli şarkı da garbı da tanımayan acayip bir mahlûktur. Bu boşluğu doldurmak için elbette ki izm'lere ihtiyaç vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve sahte ilimciliğiyle kafaları istilâ etti.
Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan beyninin iki yarım küresidir. Asya'yı tanımadan Avrupa'yı tanımaya, Avrupa'yı tanımadan Asya'yı tanımaya imkân yoktur. Biz Asya ile yani kendimizle meşgul değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk, irfanla alâkamız kalmadı. Fakat buna mukabil Batı'yı da tanımadık. Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih'ten itibaren daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düşünceyi bir bütün olarak almışlar, insanla devlet arasındaki münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir. Fakat bu son zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur. Biz Avrupa'nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini alan, adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya haline girdik.
Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini tanımak formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür. Kendini tanımak için çevreyi, dünyayı da tanımak mecburiyetindedir insan. Biz kimiz, nasıl bir tarihten geldik, hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik. Kendini tanımak düşmanını da tanımaktır. Düşman veya dost Batı, Rönesans'tan beri tefekkürde büyük merhaleler almış, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler yapmış bir insan topluluğudur. Düşman olarak da tanımak mecburiyetindeyiz, dost olarak da... Çünkü dünyada yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece kulağımıza üflenen formüllere bağlı robotlar haline gelişimiz siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İtiraf ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap hazırlanmamıştır.
Machiavelli'den zamanımıza kadar Avrupa'yı işgal eden, Avrupa insanının saadet ve felâketine sebep olan tarihi vakaları bilmediğimiz gibi bu tarihi vakaların semeresi olan nazariyeleri de bilmiyoruz. Fransa'da bir siyasî kültür, bir siyasî edebiyat dersi vardır. Doğrudan doğruya ders olarak okutulur.
Bütün büyük fikir adamları, bütün büyük araştırıcılar talebelerin kültürüne malzeme olarak hazır ve açıktır. Bu itibarla politikayla uğraşacaklar, elbette ki Marks'ı da tanımalıdırlar. Fakat Marks'tan evvel tanınması gereken adamlar var. Meselâ Machiavelli. Gerçi Machiavelli defalarca çevrilmiş, fakat bu çeviriler ciddi bir bilgiyle kuşatılmadığı için hakikî değeriyle tanınmamıştır. Yani Machiavelli nasıl bir cemiyetin adamıdır, nasıl yetişmiştir, neyi temsil etmektedir, eserinin değeri nedir, hangi hakikatlere ışık tutmaktadır, bunlar hiçbir zaman anlatılmamıştır. Meselâ Machiavelli'ye atfedilen "gaye vasıtaları mubah kılar" sözü bile hafızalarımıza yanlış geçmiştir. Bu söz ona ait değildir. Bu söz Fransa'ya Avrupa'ya asırlarca tahakküm eden Cizvit tarikatının kurucusu olan bir din adamına aittir. Bu söz bir cinayet fetvasıdır ve Machiavelli'ye değil, İgnagio de Loyola'a aittir.
Elbette Machievelli de Avrupalıdır ve Avrupa'nın siyaseti ahlâktan ayıran, insanı sadece menfaatlerine esir bir robot, bir homo politikus olarak vasıflandıran bir insanın müşahedelerini billurlaştırır. Nitekim rivayet edilir ki, Mısırlı Mehmet Ali Paşa Machiavelli'yi tercüme ettirmiş, adamlarına okutmuş ve yirminci sayfaya kadar dayanabilmiş. "Bu gâvurun bize öğreteceği bir şey yoktur" demiş. Osmanlının bir valisi bile Machiavelli'den çok daha iyi biliyordu insan ruhunu ve insan cemiyetlerini. Bu itibarla büyük idarecilerin ihtiyacı yoktu. Fakat bugün politikaya atılan insanların elbette ki bütün politika üstatlarına ihtiyaçları vardır. Öğrenmedikçe, karşısına çıkacak ilk mütefekkiri, ilk izm'i yegâne reçete telâkki edecektir. Bugün Marksizmin kazandığı budalaca itibar ve düşkünlük doğrudan doğruya bu boşluğun eseridir.
Hâlbuki yirminci asrın başlarında Fransa'da demin de belirttiğim gibi bir siyasî edebiyat dersi vardır. Evvelâ on altıncı asırdan başlayarak mutlakiyeti savunanlar, daha sonra Fransız ihtilâli, ihtilâli hazırlayan mütefekkirler, ihtilâl hakkındaki büyük tefsirler, büyük tahliller okutulur. Nihayet birinci dünya savaşı ve sonrasının mütefekkirleri... Hiçbir temayül farkı gözetilmeden, edebi kıymeti olan kalabalık üzerinde büyük etki yapan, tarihin akışına istikamet veren kitaplar, mektep kitabı olarak okutulur. Fakat çıplak olarak okutulmaz, hangi şartlar içinde doğdukları, neyi temsil ettikleri, düşünceye neler getirdikleri de uzun uzadıya anlatılır. Yorumlarıyla beraber okutulur. Yani bir Fransız, kendi dünyasındaki fikirleri kaynaklarından başlayarak zamanına kadar geçirdiği bütün dönemeçler içinde bilir.
NOT: Türk Edebiyatı Vakfı`nın "Çarşamba Sohbetleri" ismiyle her hafta geleneksel olarak düzenlenen sohbete Ahmet Kabaklı`nın davetlisi olarak katılan Cemil Meriç`in yaptığı konuşmanın bir bölümüdür.
Kaynak: cemilmeric.net
0 yorum:
Yorum Gönder