Töre

Gülçe Velioğlu

Nasıl da katran karası, acımasız, bitmeyen bir gece bu...Gökyüzü sanki simsiyah bir çarşafla örtülmüş,insanoğlu merak edip örtüyü usulca açmasın diye üstüne de birkaç pırlanta tanesi serpiştirilmiş. Bilinmemesi gereken sırlar biliyor gökyüzü; hepimizin günahları, utançları, pişmanlıkları, itirafları... Hepsi bu kara örtünün altında. Ulaşamayacağımızı, örtüyü açıp oyunu başlatamayacağımızı bildiği için keyifle ve gururla gülümsüyor yukardan; insanı kıskandıran bir gülümseme bu... Gökyüzü her şeyi biliyor...

Nefes almak , hayata devam etmesini sağlayacak bir kaç kelimeyi duymayı beklemek o kadar zor ki Berfin için bu karanlık gecede...Bir umut yüzünü gökyüzüne çeviriyor, belki bir haber verir ona, belki hala hayattadır, belki söz verdiği gibi bu gece ne olursa olsun gelecektir.Ama en bilinmezlerin efendisi gökyüzü ürkütücü karanlığıyla sırt çeviriyor ona kibirle. Biliyordu Berfin kimse yardım edemezdi ona,sinir bozucu sessizliğiyle inadına güneşe teslim olmayan gece bile...

Sabır, beklemek, umut etmek... Hayatını özetlemeye yeterdi Berfin'in.Dizinde, annesinin yanında olmanın verdiği saf güvenle uyuyan oğluna baktı usulca.Tutunacak tek dalı o kalmıştı,Aram'ın varlığı onu bu hayattan vazgeçiremiyordu, bütün dünya size kalsın deyip gitmesine engel oluyordu. Onu da mı babası Loran gibi günlerce bekleyecekti, ölmediğini duymak için dua ederek güneş yüzünü gösterene kadar gözlerini yollara dikecekti... Böyle olacağını biliyordu ya, üstüne gitmedi yine, kan davası yüzyıllardır hastalıklı bir kene gibi yapışmıştı üzerlerine. Anaların feryadını duyan olmuş muydu ki bugüne kadar, karşı çıkabilir miydi onlar erkeklerine, canlarından can almalarına “dur” demeye hakları var mıydı?..

Kaç gün oldu hatırlamıyordu Berfin, babası duvarda asılı duran tüfeği Loran’a verip “ Gidip amcanı öldüren o soysuz herifi öldüreceksin, kanını yerde bırakmayacaksın oğul” dediğinde Loran sesini çıkarabilmiş miydi, gidemem ben insan öldüremem diyebilmiş miydi? Yüreğinde itirazlar fırtınası kopsa da, beynine kanlar çıksa da, elleri titrese de babasına karşı gelememişti, atasına boyun eğmek zorundaydı. Berfin oğlunu göğsüne bastırıp çıkmıştı odadan, sanki ne kadar derine bastırırsa Aram'ı o kadar çok koruyabilirdi onu. Duymazsa, görmezse bu olanları, tanımazsa bu katil dünyayı bir gün onu da gelip alamazlardı elinden, bu kısır ölüm döngüsü içinde onu da feda etmek zorunda kalmazdı...

Giderken Loran söz verdi geri döneceğine, kendi inanmasa da canından çok sevdiği karısının gözlerine bakıp söz verdi, o simsiyah gözlerine kazıdı gözlerini. Konuşamasa da anlatamasa da olacakları onun gözlerinden kalbine akmayı öğrenmişti Berfin. Daha on altısındaydı ailesine karşı çıkıp onu zorla evlendirmeye kalktıkları gün gelinliğiyle Loran'a kaçtığında, canı pahasına ona deli gibi sevdalandığında... Herkesin bildiği sevgi, aşk, tutku bunları bilmezdi onlar; onların kendi sevdaları, kendi ölümüne bağlanışları vardı. Ve bunları tek bir kurşunla toprağa gömen "töre"leri vardı...

İnsanoğlu uzaya gitmişti, en dermansız hastalıkların ilacını bulmuştu, doğaya hükmetmeyi başaracak bilgiye sahip olma yolunda ilerliyordu ama âşıkları ayıran, gencecik bedenleri toprağa gömen, çocukları babasız, babaları çocuksuz bırakan, yürekleri yakan bu kan davasına neden bir çare bulamamıştı, neden bu ilkel vahşet geleneklerimiz diye küçücük çocuklara öğretiliyordu, neden?..

Gece artık hükümdarlığını sürdürdüğü gökyüzünü güneşe kaptıracağını anlamıştı, usulca çekiliyordu; gururundan bir şey kaybetmeden. Berfin, fark etmedi duvardaki resimden gün ışığının yüzüne vurduğunu; Aram, Loran ve Berfin'in resmi... Kapı tıkladı, biraz ürkek, biraz tedirgin bir tıklama... Berfin açtı o rengini geceden aldığı katran karası gözlerini, karşıdaki aynada gözüne çarptı kendi çehresi. İnsanın güzel olunca kaderinin kötü olacağını düşünürdü hep, kendinden yola çıkarak inandırmıştı buna, kendini yine doğruladı, bu inancı içinden. Loran’ı geçirdi aklından, ona kendinden geçercesine baktığı günleri hatırladı, saçlarını okşayışını, yüzüne dokunuşunu... Kimse onu Loran kadar mutlu edememişti...
Aram'ı yastığın üzerine yatırdı, yanağına bir öpücük kondurdu. Meleğiydi o annesinin, minicik bebeği, Loran'la ikisinin tek varlığı... Her gece dua ederdi Allah'a, onu koruması için, zalim kaderinden kurtarması için, kendi ömründen alıp oğluna vermesi için... Sahi dün gece etmiş miydi duasını? Ne yapmıştı gece? Sabahı nasıl bulmuştu?..



Kapıdan tekrar ürkek tıklamalar duyduğunda bütün olanları hatırladı, gerçek zamana geri döndü Berfin. Loran gelmişti, biliyordu ne söz verdiyse hepsini tutmuştu, Berfin'i Aram'ı yalnız bırakamazdı bu karanlık dünyada. Gelmişti işte canından çok sevdiği kocası...

Açtı kapıyı yüreğinde tarifi imkansız bir mutluluk, güven ve sevinçle... Karşısında yabancı bir adamı görünce hayal kırıklığıyla asıldı suratı, katran karası gözleri çakmak çakmak yandı. Yüzünü kapattı hemen yemenisinin ucuyla. Buralarda böleydi; kadın yoktu, günahların simgesiydi, susturulurdu, konuşamazdı bastırılmaya çalışılan tutkuların ve utançların kraliçesiydi kadın...

Kapıdaki yabancı utana sıkıla, Berfin'in yüzüne bakamayarak ona bir haber getirdiğini söyledi. Berfin haberin Loran'dan geldiğini anladı hemen. Bu akşam gelmemişti, yarın gelecekti herhalde, kanlısıyla anlaşma yapmış olmalı, yüzyıllardır süren bu katliam gibi kan davasını sonunda bitirmişlerdi, Loran kimseyi öldüremezdi ki...

Yabancı biraz daha konuşup gitti. Anlamamıştı Berfin, yabancıyı görüyordu fakat sesini duymamıştı. Bir yerden sonra kulakları uğuldamaya başlamıştı, gözleri her şeyi çift görüyordu, elleri titriyordu. Hayır, kulakları duymuştu yabancının söylediklerini ama oradan öteye gidemiyordu, kalbi kabul etmiyordu, almıyordu kapısından içeri bu çaresi olmayan gerçeği...

Bir çığlık duyuldu Mardin'in sapsarı güneşinin vurduğu izbe evlerin kapılarından... Kuşlar bile uçuştu, iç yakan, cam kırıklarını insanın yüreğine saplarcasına acıtan, ağlatan ağıt yaktıran bir çığlık... Yapayalnız, çaresiz kalmış, git dense de bir kere karar vermişse istediğini almadan gitmeyen ölüme isyan eden, kendi kalbini toprağa gömecek bir annenin feryadı... Loran ölmüştü...

Simsiyah gözleri doldu bir an için, ağlamak istiyor, haykırarak, parçalayarak, yalvararak Tanrı'ya, boğazında sıraya girmiş çığlıkları bekleterek yumak yumak, acı çektirerek ağlamak istiyordu. Neden yapamıyor, ne kadar hüzün, acı, keder varsa gözbebeklerinden dışarı akıtamıyor, bunları ona çektiren dünyaya iade edemiyordu? Yoksa yorulmuş muydu gözleri ağlamaktan, elleri ıslanmaktan, yaş mı kalmamıştı gözünde tek bir damla. Ağlamak da zormuş bu katran karası gecede...

Bulutlar; güneşle Tanrı'nın aciz kullarının arasına girdi birden. Bereketin habercisi yağmur, nazlanarak birkaç damla bıraktı çorak toprakların üzerine. Katran karası bir gecenin sabahında, katliam gibi bir kan davası uğruna kocasını kaybetmiş; aslında kendi yüreğini kendi canını vermiş, yapayalnız, çaresiz kalmış bir kadının şehrinde gökyüzü ağlıyordu onun yerine..