Ali YÜKSELKâinattaki en muhteşem hazine, insandır. En küçüğünden en büyüğüne bütün sistemlerin etrafında döndüğü ve varlığıyla bütün insanlığı şenlendiren yegâne mekanizma… Çevremizde ne görüyorsak onun hizmetine verilmiş, onun dertlerine derman için düzenlenmiş. Varlığın şifresi, âlemin anahtarıdır insan.
Sahip olduğu özellikler itibariyle insan, dibi görünmeyen bir kuyu, kıyısız bir okyanus ve uçsuz bucaksız bir fezadır. Ve her şeye de namzettir. Bu uçsuz bucaksız kabiliyet denizi, her iyi şeye namzet olduğu gibi her kötü şeye de namzettir. En muhteşem hazine olduğu gibi, en öldürücü bir silah da olabilmektedir. Tanklardan tüfeklerden, bombalardan tuzaklardan çok daha tehlikeli…
Aynı zamanda bütün varlığın şeref madalyasını taşıyacak kadar, güzelliklere de sebep ve kaynak da olabilir. İyilik ve kötülük arasında, ayakları çok geniş açılabilen bu pergel onun cazibesini artırdığı gibi; imtihanını da zorlaştırıyor.
İşte kaybetmekle kazanmak arasındaki ince çizgide gidip gelen insanın sahip olduğu kıymetlerden belki en girift ve gizemli olanı, onun benliğidir. Eskilerin Arapça kaynaklı kullandıkları ‘enaniyet’ kelimesi bu mevzuyu biraz araştıranların sıkça duyacağı kelimelerden.
Tasavvuf ehli ene’yi kurutulması ve kurtulunması gereken bir şer kökü gibi görmüşler. Sırtında odun taşıyan Yunus’tan, kadısı olduğu Bursa’da her makamı elinin tersiyle itip sokaklarda ciğer satan Aziz Mahmut Hüdai’ye pekçok yüce insan benlik sınavıyla sınanmışlar. Ben’den geçip bulmaları gerekeni, O’nu aramaya koyulmuşlar.
Dergimizin adından mülhem ben de insanlığın bu hastalığına onun viranı diyeceğim. Viranesi yani yıkılmış, çürümüş yanı. Ben’den başka hiçbir şey görmeyen tarafı. Koltuklara, cüzdanlara, gökdelenlere sığmayan ve uğruna türlü melanetin işlendiği bu benlik, bencillik virüsü çağımızın insanını da esir almış durumda.
“En doğrusu benim. Ben en iyiyim, mükemmelim. Benden başka güzel var mı? Küçük dağları, ne küçüğü şu koskoca dağları ben yarattım! Rakip tanımam, ezer geçerim. Ben bir numarayım!” Duyduğumuzda içimizi kaldıran, midemizi bulandıran bu tür lakırdıları ne yazık ki hayatın her anında sıkça işitiyoruz.
Dünyanın boğuştuğu sayısız problemi biraz deşin, meselenin temelinde ene sevdasının, ben davasının yattığını göreceksiniz. Savaşlar, çevre kirliliği, küçük büyük türlü hırsızlık-dolandırıcılıklar… Kazanma hırsıyla dünyayı hâkimiyeti altına almaya çalışan şizofren lider bozuntuları ve zorba devletler dünyayı güçlünün güçsüzü ezdiği büyük bir ormana çevirmedi mi? Tabiatı kirleten kocaman kocaman fabrikalar para hırsı uğruna gerekli önlemleri ihmal etmedi mi? Kendi kesesini doldurmak, midesinin civarındaki yağ cidarlarını daha da şişirmek için fakir fukaranın üç kuruşunu hortumlayan (!) insan namzetleri, milleti dolandırmadı mı? Daha pek çok örnekle bu bahis uzatılır ancak bu sevimsiz mevzuyu burada keselim.
İnsanın içindeki virane, benliği. Ve o bencilliğin emrine giren insanın göze alamayacağı kötülük yok!
Yani eskiler boşuna enaniyetle uğraşmamışlar. Terk etmekle yetinmeyip, o terki dahi terk etmişler. Unutmuşlar benliklerini ve onu unuttuklarını da unutmuşlar. “Biz, benlikten geçtik.” cümlesini sarf eden adamı ayıplamışlar. “Demek ki, içinde hala o hastalıktan bir parça var ki benlikten geçtiğini unutmamış.” demişler. Ne kadar nahif bir latife.
Dünyalar kuran ve idare eden insanların fikri altyapısında da böyle dünyalara bedel bir düşünce olması çok normal değil mi?
Gelelim diğer kısma. Derginin adından mülhem bencillik gıcırtısına ‘insanın viranesi’ dedik. Peki bahar?
Biz düşüncesi!
Zamanın kötülüklerinin önüne geçecek en önemli düşünce, biz düşüncesidir. Dünyanın kurtuluşu; başkalarını kucaklarken kendimizi unutmaktan, başkaları için yaşarken benliğini ‘biz havuzu’nda eritmekten geçiyor.
İçimizin viranelerine de artık bahar gelsin ve o bahar bütün insanlığı kuşatsın istiyorsak buna mecburuz. Yaşatma sevdasıyla ben’imizden, benliğimizden geçmeliyiz. Ve tıpkı eskiler gibi geçtiğimizden de geçmeli ve unuttuğumuzu da unutmalıyız.
Hasılı, ben yok, biz var! Viran yok, bahar var!
Son söz: Ben’den bize uzanan ikili denklemin üçüncü ayağında ise O var. Ancak O’ndan uzaklığım beni burada durmaya zorluyor…
Sahip olduğu özellikler itibariyle insan, dibi görünmeyen bir kuyu, kıyısız bir okyanus ve uçsuz bucaksız bir fezadır. Ve her şeye de namzettir. Bu uçsuz bucaksız kabiliyet denizi, her iyi şeye namzet olduğu gibi her kötü şeye de namzettir. En muhteşem hazine olduğu gibi, en öldürücü bir silah da olabilmektedir. Tanklardan tüfeklerden, bombalardan tuzaklardan çok daha tehlikeli…
Aynı zamanda bütün varlığın şeref madalyasını taşıyacak kadar, güzelliklere de sebep ve kaynak da olabilir. İyilik ve kötülük arasında, ayakları çok geniş açılabilen bu pergel onun cazibesini artırdığı gibi; imtihanını da zorlaştırıyor.
İşte kaybetmekle kazanmak arasındaki ince çizgide gidip gelen insanın sahip olduğu kıymetlerden belki en girift ve gizemli olanı, onun benliğidir. Eskilerin Arapça kaynaklı kullandıkları ‘enaniyet’ kelimesi bu mevzuyu biraz araştıranların sıkça duyacağı kelimelerden.
Tasavvuf ehli ene’yi kurutulması ve kurtulunması gereken bir şer kökü gibi görmüşler. Sırtında odun taşıyan Yunus’tan, kadısı olduğu Bursa’da her makamı elinin tersiyle itip sokaklarda ciğer satan Aziz Mahmut Hüdai’ye pekçok yüce insan benlik sınavıyla sınanmışlar. Ben’den geçip bulmaları gerekeni, O’nu aramaya koyulmuşlar.
Dergimizin adından mülhem ben de insanlığın bu hastalığına onun viranı diyeceğim. Viranesi yani yıkılmış, çürümüş yanı. Ben’den başka hiçbir şey görmeyen tarafı. Koltuklara, cüzdanlara, gökdelenlere sığmayan ve uğruna türlü melanetin işlendiği bu benlik, bencillik virüsü çağımızın insanını da esir almış durumda.
“En doğrusu benim. Ben en iyiyim, mükemmelim. Benden başka güzel var mı? Küçük dağları, ne küçüğü şu koskoca dağları ben yarattım! Rakip tanımam, ezer geçerim. Ben bir numarayım!” Duyduğumuzda içimizi kaldıran, midemizi bulandıran bu tür lakırdıları ne yazık ki hayatın her anında sıkça işitiyoruz.
Dünyanın boğuştuğu sayısız problemi biraz deşin, meselenin temelinde ene sevdasının, ben davasının yattığını göreceksiniz. Savaşlar, çevre kirliliği, küçük büyük türlü hırsızlık-dolandırıcılıklar… Kazanma hırsıyla dünyayı hâkimiyeti altına almaya çalışan şizofren lider bozuntuları ve zorba devletler dünyayı güçlünün güçsüzü ezdiği büyük bir ormana çevirmedi mi? Tabiatı kirleten kocaman kocaman fabrikalar para hırsı uğruna gerekli önlemleri ihmal etmedi mi? Kendi kesesini doldurmak, midesinin civarındaki yağ cidarlarını daha da şişirmek için fakir fukaranın üç kuruşunu hortumlayan (!) insan namzetleri, milleti dolandırmadı mı? Daha pek çok örnekle bu bahis uzatılır ancak bu sevimsiz mevzuyu burada keselim.
İnsanın içindeki virane, benliği. Ve o bencilliğin emrine giren insanın göze alamayacağı kötülük yok!
Yani eskiler boşuna enaniyetle uğraşmamışlar. Terk etmekle yetinmeyip, o terki dahi terk etmişler. Unutmuşlar benliklerini ve onu unuttuklarını da unutmuşlar. “Biz, benlikten geçtik.” cümlesini sarf eden adamı ayıplamışlar. “Demek ki, içinde hala o hastalıktan bir parça var ki benlikten geçtiğini unutmamış.” demişler. Ne kadar nahif bir latife.
Dünyalar kuran ve idare eden insanların fikri altyapısında da böyle dünyalara bedel bir düşünce olması çok normal değil mi?
Gelelim diğer kısma. Derginin adından mülhem bencillik gıcırtısına ‘insanın viranesi’ dedik. Peki bahar?
Biz düşüncesi!
Zamanın kötülüklerinin önüne geçecek en önemli düşünce, biz düşüncesidir. Dünyanın kurtuluşu; başkalarını kucaklarken kendimizi unutmaktan, başkaları için yaşarken benliğini ‘biz havuzu’nda eritmekten geçiyor.
İçimizin viranelerine de artık bahar gelsin ve o bahar bütün insanlığı kuşatsın istiyorsak buna mecburuz. Yaşatma sevdasıyla ben’imizden, benliğimizden geçmeliyiz. Ve tıpkı eskiler gibi geçtiğimizden de geçmeli ve unuttuğumuzu da unutmalıyız.
Hasılı, ben yok, biz var! Viran yok, bahar var!
Son söz: Ben’den bize uzanan ikili denklemin üçüncü ayağında ise O var. Ancak O’ndan uzaklığım beni burada durmaya zorluyor…