KELİMELERDEN SİLAH YAPMAK

Hülya Yücel Ergün

Hayatta tırmanmadan düze çıkmak, tökezlemeden yürümek, incinmeden ve incitmeden insanları ve doğayı tanımak mümkün müdür?
Çocukken bir solucana çok eziyet ettiğimi hatırlıyorum. Solucanın üzerine önce tuz döküp kıvrandırdım, sonra da toprak serpip onu rahatlattım. Bu deneyim, şu yaşımda yüzümü kızartsa da, bana solucanları tanıma fırsatı vermişti. Solucanlar tuzu sevmiyorlar! Çocukluk işte!
Çocukken söylediğim yalanlar var daha! Yalanı örtbas etmek için peşine söylediğim nice tutarsız sözler… Babam çok kızmıştı. Yalanı da böyle tanımıştım. Sevdiklerimi inciterek…
Bir arkadaşıma saçının renginin kötü olduğunu söylediğimde, doğrunun incitme gücünü de tanıdım. Doğruyla yalan arasında kafamın allak bullak olduğu dönemler oldu. Sonra beyaz yalanların tadına baktım. Ne kadar beyaz da olsalar dönüp beni incittiler. İncinebilirliğimi öğrendim.
Büyüdükçe incinebilirliğim ve incitebilirliğim kuvvet kazandı. Deneyimlerimle iş hayatının inciten ve incinen kobayı yaptım kendimi. Sonra güzel konuşmayı öğrendim. O’nu güzel kullanmak istedim. Türkçe’nin de incitilebileceğini gördüm, O’nun şu an çok incindiğini…
“İki dinle bir sus!” düsturuyla, susmanın da incitici olduğunu, sır saklamanın yükünü, bildiğini söyleyememenin ağırlığını tattım.
Ekmek kavgasının, hakkını alamamanın izlerini taşıdım.
Telefonun çalmamasının incittiğini anladım.
Sonra annemi incittiğimi duyumsadım, onun tatlı hayallerini gerçekleştirememekle. Eşimi incittiğimi, kızımı incittiğimi…
İncindim… İncindik… Hepimiz hayatı inciterek ve incinerek öğrendik. Nasıl yaptık bunları? Herkes için var olan hayatı nasıl sığdıramadık herkese?
Hayat herkes için zordur. Kimse geldiği yerlere kolaylıkla gelmemiştir. Kimse incinmeden ve incitmeden geçmemiştir bu patika yoldan. Ama söyleyin, gereksiz yere incinmişliklerimiz yok mudur, boş yere gönül kırmışlığımız.
Bütün bunlar içimizde oldu, uzakta değil. Baba kızını arkadaşlarıyla kıyaslayarak incitti, anne oğlunun başarılarını küçümseyerek. Abla kardeşini sırrını ifşa ederek incitti, çocuk babasını beğenmeyerek. Erkek kadınını aşırı kıskanarak incitti, kadın erkeğini yalan söyleyerek… Patron elemanını ödüllendirmeyerek incitti, eleman işi berbat ederek… Sevgili sevdiğini istemeyerek incitti, sevdiği başkasıyla evlenerek… Her ne olduysa içimizde oldu, zihnimizi yay gibi gererek ya davranışlarımızla fırlattık oku ya da sadece söyleyerek…
Hiçbir yara benzemez dil yarasına, iyileşmesi o kadar emek ister ki… Acıyan da kötü durumdadır acıtan da…
Bir anda, kızgınlıkla çıkıveren sözler bir alev topuna dönüp sevdiğimizi yakarken, sevdiğimizin yanması da bizi yakar.
İnsana ait ne varsa kelimelerde de var değil mi? Şifa vesilesi olan da insandır, yaralayan da. Sevip koruyan da insandır, nefret edip saldıran da. Tıpkı sözler gibi, söylediklerimiz gibi. Basitçe…
Ne var ki; yine bize döner o sözler, en son bizi yaralar. Bu silahı kullanmadan önce kendimizi de vurabileceğimiz, kendimizi de incitebileceğimiz ihtimalinin, hep aklımızda olması dileğiyle.