AŞKLAR ÖLMEZ, PÖRSÜYEN İNSANDIR

Ali YÜKSEL

Bahçedeki güller soldu. Baharın içimizi titreten, insanı yenileyen yeşili, yerini yazın kurumuş sarısına bıraktı. İnsanın bahardan devşirdiği şevk ve heyecan da solmaya yüz tuttu.
Yeniler yavaş yavaş eskiyor, en yeniler, yepyeniler boy göstermeye başlıyor. Hayatın üzerinden bir sayfa daha kaldırılıyor. Hiç unutulmayacak sanılanları unutuyor, vazgeçilmezler denenlerden vazgeçmeye yürüyoruz. Dünün parlayan renkleri, bugün solgun mat birer pastele dönüşüyor.
Ulaşmadan önce gıptayla baktığımız her güzellik, ulaştıktan sonra elimizin altında nasıl da ihtiyarlıyor. Sahip olmak için nelerden vazgeçtiğimiz mal mülk, elde edildikten sonra eskimiş paslanmış eşyalara dönüşüveriyor. Hayallerimize varana kadar ne geceleri feda ediyoruz lakin hülyalar gerçek olunca da üzerlerinde geceler boyu uyuyoruz.
Hayatın bir gerçeği midir bilinmez ama insanoğlunun en iyi yaptığı işlerden biri, eskitmek... Eskitmeyi sever insan, sever ve iyi bilir. Eskitmek deyince sadece somut, maddi şeyleri düşünmeyin, her türlü duyguyu, düşünceyi, hayali eskitiriz biz. Elimize alır, sever okşar sonra da buruşturur bir kenara atıveririz hepsini. Bir diğerine elimizi uzatır, eskisini unuturuz…
Okulları düşünün, liseler, üniversiteler… Girmek için bir dünya ve emek harcar, bir okula güç bela kapağı atarız. Önceleri bizi çepeçevre saran sevinç zamanla pişmanlığa dönüşür. Şikayetler, sızlanmalar başlar. Eldeki nasıl olsa eldedir ve bizden uzakta elbet daha iyisi bulunmaktadır. Başkalarının okuduğu okullar hep daha iyi ve imrenilesidir. Bizimkiler sıkıcı, tekdüze ve basittir. Girene kadar hayalimizi süsleyen okullar sonraları gözümüzde erir, erir ve yok olur gider.
Ya sonrasındaki meslekler! Bir dünya insan gibi, bizim de hayallerimizi süslerler. Muzaffer birer kumandan gibi, fethettiğimiz şehirler diye atılırız. Önceleri acemiyizdir, inceliklerini bilmeyiz. Sonra yavaş yavaş öğrenip de ipleri elimize alınca burun kıvırmalar, alınan parayı beğenmemeler başlar. Başka makam mevkiler gözümüzde tütmeye durur. Koltuklara, odalara sığmamaya başlarız. Kariyerimiz kendi nezdimizde tılsımını yitirir. Kendimizi basit ve sığ hissetmeye başlarız.
Arabalar, evler, eşyalar, elbiseler… Maddi her türlü serveti bu cümleden sayabilirsiniz. Önceleri bin bir zahmete katlanarak ulaştığımız bu şeyler sonraları her türlü çekicilikten uzaklaşır. Gözümüzdeki albenisini yitirir. Biz yine peşinden koşacak bir şeyler buluruz.
Dilimizde sayıklar dururuz kuşlar gibi özgür olmayı. İstediğimiz yere gitmeyi, istediğimiz yerde kalmayı, kendimiz olmayı, başkasının tesirinden uzak olmayı düşleriz. Özgürlük, hürriyet her şeydir. Fikir danışmaya gerek duymadan düşündüğümüzü rahatça söylemeyi, yazmayı hayal ederiz. Günün birinde özgür olunca da oturur yalnızlıktan şikayet eden şiirler döşeniriz. Özgür olmak, aynı zamanda yalnız olmaktır. Ulaştığımız özgürlük, zihnimizdeki o ulaşılmaz yerinden düşer ve yerini çıldırtan bir yalnızlığa bırakır. İşte o zaman başlarız yakınmaya.
Ve aşk! İnsanın demine damarına bu kadar yakışan ikinci bir duygu var mıdır bilmiyorum. Müptela olup ta ardına düşeni iklim iklim dolaştıran, halden hale bulaştıran bu aziz duygu heyhat insanın gönlüne silinmeyen yazılarla yazılmıyor.
Mecnun misal aşk fedaileri kusuruma bakmasın ama aşka düşen nice gönül, bir zaman sonra aşkını unutup tıpkı yukarıdaki diğer örneklerde olduğu gibi onu bir kenara buruşturup fırlatıveriyor. O yanıp tutuşmalar, katlanılan eziyetler, dökülen diller, akıtılan gözyaşları anlamsızlaşıyor. Sonra da bir yeni aşka yelken açılıyor. Eskiler mazi mezaristanında esrik birer hatıra olarak kalakalıyor.
(Aşkın mecazi oluşu bende mahfuz! Ancak asrın hakim aşk telakkisini anlatmak için aslı varken suretine aşk dedik, erbabından af dileriz.)
Nasıl da şaşılacak bir şey değil mi? Küçük şımarık çocuklar gibiyiz. Bir oyuncak için etrafı yıkıp, ortalığı velveleye veriyor sonra gördüğümüz başka oyuncak için ilkini elimizden atıyoruz.
En güzel eşyalar, pek değerli mal menal, şatafatlı suretler ne de çabuk eskiyor. Hayaller gerçeğe dönüşüp ete kemiğe bürününce matlaşıveriyor. Tadı kaçıyor.
Ya aşklar?
Teline cihan feda sevdalar, çabucak unutuluyor. Bu nasıl bir yangındır ki ışığı gören ateş böcekleri gibi parlayıp sonra aniden sönüveriyor! Uğruna ölümler göze alınan sevgililer gözden düşüp siliniyorlar. Nasıl oluyor? Nasıl?
Benim bu suallere cevabım şöyle: Asırlardan beri süregelen şu dünya üzerinde ne dünyanın cazibedar güzellikleri, ne insanoğlunun hudutsuz hayalleri hırsları, ne de aşklar solmuş, eskimiştir.
Ya?
İnsan kendine bir bakmalıdır, Problem nerede diye bir kendini gözden geçirmelidir. Benim vardığım sonuca elbet çokları ulaşacaktır:
Aşklar ölmez, pörsüyen insandır…