Kapak

  • Hasan Parlak, Yazmak Üstüne Düşünceler'i yazdı. "Ne içtimai mevkide, ne servette gözüm var, tek ihtirasım güzel şiirler söylemektir. Yeryüzünde türküler söylemekle iktifa edeceğim.”
  • Bir Gönül İnsanı Portresi/Beyan Yazıları "Gönül insanı, ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir ruh ve mânâ kahramanıdır..."
  • Farklı zamanlarda kaleme aldığı yazıları ülkenin en seçkin dergilerinde yayımlanan Biçer, ismi ve içeriği ile herkesin dikkatini çeken Ey Küskün Aşk adlı eseriyle ilgili sorularımızı cevapladı.
.

40 Güzel İnsana Vefa

[ 07 Kasım 2009 | 0 yorum ]

Türkiye Milli Kültür Vakfı 40. yılı dolayısıyla kültürümüze önemli katkıları olmuş kırk vakıf insana vefa toplantıları düzenliyor. Feshane'deki Haliç Kongre Merkezi'nde 7-8 Kasım'da üzenlenecek olan '40 Vakıf İnsana Vefâ' adlı programda Cemil Meriç, Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu, Erol Güngör, Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Samiha Ayverdi, Fethi Gemuhluoğlu, Turgut Özal, Tarık Buğra, Cinuçen Tanrıkorur, Turgut Cansever ve Yücel Çakmaklı gibi aramızda olmayan isimlerin yanında Hekimoğlu İsmail, Fuat Sezgin, Prof. Dr. Orhan Okay, Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Uğur Derman, Mehmed Niyazi Özdemir, Hayrettin Karaman, İsmail Kahraman ve Şule Yüksel Şenler gibi isimler anlatılacak. Toplantıya katılacak konuşmacılar 40 vakıf insanını farklı yönleriyle ele alacak.

Programın sebebini TMKV Başkanı Prof. Dr. Salih Tuğ şöyle açıklıyor: “Milli Kültürümüzün ana unsurlarından olan dil, din, sanat dalları, tarih, gelenek ve göreneklerimizin muhafazası ve yaşatılması, yeni nesillere aktarılması ancak ve ancak seçkin aydınların emeği ve hiçbir karşılık beklemeksizin gerçekleştirdiği hayırlı hizmetlerle mümkün olabilmektedir.
Toplumumuzun öne çıkan mütefekkir ve fonksiyonel aydın kesimleri, gerek çeşitli sivil toplum kuruluşlarında ve gerekse kendi ferdî sây ü gayretleriyle pek çok önemli, unutulmaz ve kalıcı kültürel hizmetler gerçekleştirmiş bulunmaktadır. İster ak-pak binitleriyle atlanıp aramızdan ayrılmış ve Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş olsun, ister halen toplumumuzda ve ön sıralarda duran, milli kültürümüzün bu emekçilerini yâdetmek ve ayrıca onların ektiklerinin unutulmaz faziletlerini ve mahsullerini, Türkiye Milli Kültür Vakfı’ nın kırkıncı kuruluş yılında, bir kere daha gözler önüne sermek istedik.”

Programla ilgili ayrıntılı bilgiyi tmkv.org.tr adresinden alabilirsiniz."
Yazının devamını oku »

Bir Gönül İnsanı Portresi

[ 05 Kasım 2009 | 0 yorum ]

Gönül insanı, ufku, inancı ve davranışlarıyla tam bir ruh ve mânâ kahramanıdır. Onun derinlik ve enginliği, bilgi ve müktesebâtıyla değil; gönül zenginliği, ruh saffeti ve Hakk'a kurbeti itibarıyladır. Ona göre, bilgi adına ortaya atılan ilimlerin kıymeti, insanı hakikate ulaştırmada rehberliği ölçüsündedir ve yine ona göre, varlık, eşya ve insan gerçeğini anlamamıza yardım etmeyen malûmatın ve hele, pratik yararı olmayan nazarî bilgilerin hiç mi hiç önemi yoktur.

Gönül insanı, kalbî ve rûhî hayata programlı, maddî-mânevî bütün kirlerden uzak durmaya kararlı, cismânî ve bedenî isteklere karşı her zaman teyakkuzda; kin, nefret, hırs, haset, bencillik ve şehvet gibi hastalıklarla mücadele azmiyle gerilmiş tam bir tevazu ve mahviyet âbidesidir. O her zaman hakkı tutup kaldırma peşinde; mülk ve melekût âlemiyle alâkalı duyup hissettiklerini başkalarına duyurma iştiyakıyla yanıp tutuşan bir diğergâm, olabildiğine sabırlı ve temkinli; konuşup gürültü çıkarmadan daha çok, inandıklarını yaşayan, yaşadıklarıyla başkalarına da örnek olan bir iman ve aksiyon insanıdır: o, dur-durak bilmeden sürekli koşar.. Hakk'a yürüyenlere yürümenin âdâbını öğretir.. iç dünyası itibarıyla her zaman ocaklar gibi cayır cayır yanar ve yanarken de asla gam izhar eylemez; eyleyip ağyârı âhına âgâh kılmayı düşünmez.. her zaman içten içe yanar ve kendine sığınanların ruhlarına hararet üfler.

Gönül insanının hedefinde hep öteler tüllenir durur. O, Hak rızasına bağlanmış, sürekli ilerleyen ve sürekli mesafelerle yaka paça olan öyle bir iman insanıdır ki, matlûbuna ulaşacağı ana kadar hep bir küheylan gibi koşar; koşarken de herhangi bir beklentiye girmez.

Gönül insanı, öylesine içten bir hakikat eridir ki, oturup kalkar sürekli yeryüzünde hakkı ikame etmeyi düşünür ve onun hatırı söz konusu olduğunda da rahatlıkla bütün arzularından, isteklerinden vazgeçebilir. O, herkese sinesini açar, herkesi şefkatle kucaklar ve toplum içinde hep bir sıyânet meleği görüntüsü sergiler. Ne var ki, Allah'tan başka kimseden de bir şey beklemez. Tavırları, davranışları itibarıyla herkesle uyum içinde olmaya çalışır; hiç kimseyle cedelleşmez, hiç kimseye karşı düşmanlık beslemez. Zaman zaman kendi içtihadları, kendi düşünceleri ve kendi mesleğine, meşrebine göre bir kısım tercihlerde bulunsa da, kat'iyen başkalarıyla rekabete, sürtüşmeye girmez. Aksine, dini, ülkesi, ülküsü adına hizmet eden hemen herkesi sever.. bütün olumlu faaliyetlerinden ötürü herkesi alkışlar.. alkışlar ve hem onların anlayışlarına hem de konumlarına saygılı kalmaya alabildiğine itina gösterir.

Gönül insanı, kendi gayret ve aktivitelerinin yanında, Cenâb-ı Hakk'ın tevfik ve inayetine de fevkalâde önem verir.. her hareketinde tevfike mazhar olma yollarını araştırır.. Kur'ân'da, Allah'ın inayetine vesile sayılan birliğe-beraberliğe olağanüstü ihtimam gösterir.. hareket çizgisi doğru olan hemen herkesle müşterek bir iş yapmaya koşar.. dahası, böylesine bir vifak anlayışı adına çok defa kendine rağmen bir yol izler. Birlikte rahmet olduğunu, ihtilaf ve iftirakla bir yere varılamayacağını düşünür, alabileceği herkesin himmetini yanına alır ve hep ilâhî inayet sağanaklarına açık durmaya çalışır.

Gönül insanı, bir Hak âşığı ve Hak rızası sevdalısıdır. Nerede ve hangi şartlar altında olursa olsun bütün hareketlerini O'nun hoşnutluğuna bağlar.. O'nu memnun etme yolunda ölesiye bir hırs gösterir.. ve böyle bir hedefe ulaşmak için de bütün varını feda edebilir, dünyevî-uhrevî her şeyden vazgeçebilir. Gönül insanının düşünce dünyasında "benim yapmam", "benim başarmam", "benim sonuçlandırmam".. gibi merdud mülâhazaların asla yeri yoktur. O, yerine getirilmesi gerekli olan şeyleri kim yaparsa yapsın, kendi yapmış gibi memnun olur, onların başarılarını kendi başarıları sayar ve arkalarında yürür.. öncülük yapma şeref ve pâyesini de onlara bırakır. Dahası, iman ve insanlığa hizmet yolunda başkalarının kendinden daha başarılı, daha liyakatli olabileceklerini düşünerek, onlara daha rahat hareket etme ortamı hazırlar; sonra da bir adım geriye çekilip, "insanlardan bir insan olarak" yoluna devam eder.

Gönül insanı, her zaman kendiyle yaka-paça ve kendi ayıplarıyla meşgul bulunduğundan kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşamaz/uğraşmaz. Başkalarıyla uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği sergileyerek, onları daha yüksek ufuklara yönlendirir ve herkese bir hüsnümisal olur: İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar.. onların olumsuz tavırlarına tebessümle karşılık verir, kötülüklerini iyilikle savar ve elli defa rencide edilse de, bir kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.

Gönül insanı, hayatını iman-ı kâmil yörüngeli ve ihlâs donanımlı yaşamayı en birinci mesele bilip, duyguları, düşünceleri ve davranışları itibarıyla öylesine Hak rızasına kilitlenmiş bir hakikat eridir ki, bütün dünya ve "mâsivâ"yı ona verseniz, yine de onu kat'iyen hedefinden döndüremezsiniz; hatta cennetlerle bile ona yol ve yön değiştirtemezsiniz.

Gönül insanı, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete girmez.. onlara karşı kat'iyen kıskançlık duymaz.. aksine, onların noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.. ve onlara karşı hareketlerinde hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir organmış gibi davranır: Tam bir îsâr rûhuyla, makam, mansıp, pâye, şöhret, nüfûz, müessiriyet.. gibi maddî-mânevî hemen her konuda yol arkadaşlarını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek onların başarılarının dellalı gibi davranır, mazhariyetlerini alkışlar ve muvaffakiyetlerini de bir bayram sevinciyle karşılar.

Gönül insanı, çok defa kendi yol ve yöntemine bağlı kalıp bütün faaliyetlerini şahsî mizaç ve mezakı çizgisinde götürse de, başkalarının düşünce ve hareketlerine karşı hep saygılı kalmaya çalışır.. paylaşmaya, beraber yaşamaya açık durur.. oturur kalkar aynı mefkûre insanlarıyla müşterek hareket etme yollarını araştırır.. müşterek projeler geliştirir.. ve "ben" yerine "biz"i ikame etme gayreti gösterir.. dahası, başkalarının mutluluğu yolunda rahatlıkla kendi saadetini feda edebilir.. ve bunları yaparken de kimseden herhangi bir teveccüh beklemez.. hatta böyle bir beklentiye girmeyi kendi hesabına bir sukût sayar; sayar da, yılandan-çıyandan kaçtığı gibi önde görünmekten, namdan-şandan kaçar ve unutulma murâkabesine dalar.

Gönül insanı, kimseye tecavüz etmez, saldırıya saldırıyla mukabelede bulunmaz. En kritik durumlarda bile hep "îtidâl-i dem"le hareket eder ve ne olursa olsun, bir gönül eri olmanın gereklerini tamı tamına yerine getirmekten asla geri durmaz. Her zaman fenalıklara karşı iyilikle mukabelede bulunur.. kötülükleri kötülerin işi sayar ve bir iyilik âbidesi gibi davranır.

Gönül insanı, hayatını Kur'ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet), takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.. benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.. kendine nisbet edilen güzellikleri "her şey O'ndan" deyip gerçek Sahibi'ne verir.. iradeye vâbeste işlerde de her zaman "ben"den kaçar, "biz"e sığınır.

Gönül insanı, hiç kimseden korkmaz. Hiçbir hâdise karşısında telâşa kapılmaz; "Allah'a dayanır, sa'ye sarılır, tevfîke râm olur" ve doğru bildiği şeylerden asla geriye durmaz..

Gönül insanı, kimseye gücenmez; hele Hakk'a dilbeste olanlara kat'iyen kırılmaz. Yol arkadaşlarını herhangi bir fenalık içinde gördüğünde onlardan uzaklaşmaz.. perdeyi yırtmaz.. onları utandırmaz; utandırmak bir yana, böyle bir fenalığı gördüğünden ötürü büyük bir hata işlemiş gibi kendini kınar ve kendine sorular yöneltir.

Gönül insanı, mü'minlerin farklı yorumlara açık tavırlarından dolayı onlar hakkında sûizanda bulunmadan kaçınır; görüp duyduğu şeylere iyi yorumlar getirir ve kat'iyen olumsuz mülâhazalara girmez.

Gönül insanı, hareket ve faaliyetlerini, bu dünyanın bir ücret yeri değil de, bir hizmet mahalli olduğu mülâhazasına bağlar.. ve her zaman memur bulunduğu sorumlulukları fevkalâde bir disiplin içinde yerine getirir.. netice ve sonuçla meşgul olmayı da Hakk'a karşı bir saygısızlık sayar. O, dine, imana ve insanlığa hizmeti, Hak rızası yolunda en büyük bir vazife bilir ve ne kadar büyük işler başarsa da, bundan nefsi adına maddî-mânevî herhangi bir pâye çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez.

Gönül insanı, ne düzeninin bozulmasından ye'se düşer, ne de bütün insanların ona karşı olmasından dolayı sarsıntı yaşar.. "Bu dünya, darılma dünyası değil, bir dayanma âlemidir." diyerek dişini sıkar, sabreder, maruz kaldığı durumlardan kurtulmak için de alternatif çıkış yolları arar ve en kritik anlarda dahi değişik stratejiler üreterek hep azm ü ikdamda bulunur.

İnsanî değerlerin hor görüldüğü, dînî düşüncede kırılmaların yaşandığı, her taraf başı boşların gürültüleriyle inlediği günümüzde, başka bir şeye değil, bu kabil gönül insanlarına hem de hava kadar, su kadar ihtiyacımız olduğunu bir kere daha hatırlatıp bu faslı da noktalayalım.
Yazının devamını oku »
,

Yitik Pencere

[ 03 Kasım 2009 | 0 yorum ]

Sadiye Ekiz

Yitip giden ne varsa zihnimin avucundan,
Gözlerimden süzülmüş damlalara emanet.
Unutmak esrarını, hafızaya nakşeden,
Gönlün harap şehrinde tek saray o sadakat.
Teşekkür etmeyi bilene verilen ses.
Özür dileyebilen hicranı saran , tatlı bir nefes.
İkrama uzatılan İbrahimî o şükür.
İçin için tebessüm eden kasemler mi üşütür?
Sualsiz cevapların barınağı, sadakat.
Yazının devamını oku »
,

Şairin Ölümü

[ 01 Kasım 2009 | 0 yorum ]

Nihat Kaçoğlu

Ağladı ardından yitik mısralar,
Siyah hecelere kıydı da gitti.
Kafiyeler küstü, mevsim sonbahar...
İmgeleri içten oydu da gitti.

Bilmedi kadrini yalan dudaklar,
Gözyaşları artık pişmanlık saklar.
Ağladı çocuklar, ıssız sokaklar;
Yağmurun hüznünü duydu da gitti.

Geçince bahçeden mağrur cenaze
Bütün düşmanları oldu kepaze.
Ağladı ansızın bir ter ü tâze;
Güzelleri öksüz koydu da gitti.
Yazının devamını oku »
,

Bekir Biçer'le Ey Küskün Aşk üzerine

[ 28 Ekim 2009 | 0 yorum ]

Mustafa Oğuz, Zeynel Toprak

Çağdaş Türk Edebiyatına önemli bir eser kazandıran Bekir Biçer dergimizin bu sayısına konuk oldu. Farklı zamanlarda kaleme aldığı yazıları ülkenin en seçkin dergilerinde yayımlanan Biçer, ismi ve içeriği ile herkesin dikkatini çeken Ey Küskün Aşk adlı eseriyle ilgili sorularımızı cevapladı.


Öncelikle eserin ismini sormak istiyorum. Aşk, aslında olumlu çağrışımları olan bir kelime, fakat siz onu küskün sıfatıyla birlikte anmayı uygun bulmuşsunuz. Kitaba neden “Ey Küskün Aşk” ismini verdiniz?

Aşk insanın duyan yanına, kalbine tekabül ediyor. Aşkla hayata tutunuyoruz, aşkla yaralarımızı iyileştiriyor, yaşama gücümüzü aşktan alıyoruz. Yani farkında olsak da olmasak da aşkla yol alıyoruz yeryüzünde. Küskünlük ise kaybettiklerimize, yenilgilerimize, elde edemediklerimize karşılıktır. Dünya gemisinde seyrederken hepimizin kırılmaları, üzülmeleri, hayal kırıklıkları, mahrum kalmaları var fakat yine de aşksız da değiliz. Aşksızlık ölümdür çünkü. Bir yanımızda hep aşk var. Derler ki dünya hayatı, insanoğlunun gurbetidir. Gurbette insan mahzun olur, bir tamamlanmamışlık duygusuyla maluldür. Yani alenileştirmeye çalıştığım bu durum, bütünüyle “insan” demek değil mi? İnsanın dünyadaki serüvenini birkaç kelimeyle tarif edin deseler ne söyleriz? Ey Küskün Aşk, demez miyiz? Zaten kitabın ilk sayfasında “aşka ve insana” diye bir ithaf yer alıyor.

Kitaptaki üç deneme, aşk kelimesinin etrafında örgüleniyor, diğer denemeler ise insanı anlatmasına rağmen onun farklı yönlerine temas ediyor. Kitaptaki denemeler bir nüve olarak ilk ne zaman aksetti kalp aynanıza?

İnsan yavrusu büyüdükçe hayatı tanıma fırsatı buluyor. Yine büyüdükçe istekleri artıyor ve o nispette hayal kırıklıkları çoğalıyor. Eğer duyabiliyor ve düşünebiliyorsa bu dünyanın insanı mutlu kılacak yetenekte olmadığını anlıyor. Elde hep hüzün kalıyor. Deneme yazılarında genellikle şuuraltı yazının kaderini etkiliyor. Belki de Tolstuy’un, insanın karakteri kaderi olur, dediği gibi yazarın karakteri yazının da karakteri haline geliyor. Henüz çocukken başlayan bir süreç. Kitaba aldığımız yazılar 2002 ile 2005 yılları arasında dergilerde, gazetelerde yazdığım denemelerden yaptığım bir seçki. Arada birkaç yeni yazı da mevcut.

Denemeleri okuyup bitirdikten sonra kendimi, içinde karamsarlık olmayan aksine huzur vadeden bir hüzün atmosferinde hissettim. Kitabı okuyan herkeste bu kanaatin oluşacağını düşünüyorum. Hatta gizli bir şekilde hüzne çağrı var denemelerde. Bunun beslendiğiniz kaynaklarla bir ilişkisi var mı?

Çoğumuzun hamurunda mahrumiyet vardır. Hüzün bize tarihten miras olsa gerek. Nesilden nesile yenilgiler devralmışız çünkü. Allah hüzün dolu kalpleri sever, buyrulur. İnsan hüzünle hisseder, hüzünle derinleşir ve hüzünle yakınlaşır Allah’a. Hz. Âdem’den beri hep hüzünlüyüz. Düşünen bir kalp nasıl hüzünlü olamaz ki! Yalnız, karamsarlıkla hüznü ayırmak gerekir. Yeis, Allah’a inanmamanın bir sonucudur. Peygamber Efendimiz hüzünlü bir yüzle yaşamış dünyada. Hüznün eritici bir pota olduğunu düşünüyorum. Orada hırs, haset, dünya sevgisi, kin vs. eriyor ve temizleniyoruz. Hüznü o nedenle yüceltiyorum, bu çağrıdan o yüzden memnunum.

Alıntıladığınız bazı sözlerden hareketle Doğu’dan Batı’ya birçok şair, yazar ve düşünürle ilgilendiğiniz, onların eserlerinden ve fikirlerinden beslendiğiniz akla geliyor. Biliyoruz ki Batı aklı nazara verirken Doğu daha çok duygunun merkezi olan kalbi öne çıkarmıştır. Kalbinizden yansıyan bu denemelerin oluşumunda – bir önceki soruyla bağlantılı olarak sormak gerekirse- bu iki kanadın rolü ne kadardır?

Kuran-ı Kerim’de doğu da batı da Allahın’dır, denir. Öyle bir kavşaktayım ki her kitapta “bir kitabı” okuyorum. Bütün kitapların konusu “insan”, her yazan insanı yazıyor aslında. Kutsal kitaplar da insana insanı anlatmıyor mu? Goethe bir şiirinde “İnsan, asil ol” der. Asil yani asıl. Eğer insanlar sorumluluklarını bilselerdi, aslı bozulmasaydı, dine ihtiyaç olur muydu? Kibri, kendini beğenmişliği, erdemi Friedrich Nietzsche’den okumak da mümkün, Şeyh Galip’ten okumak da. Duygular hayatı renklendirip zenginleştiriyor. Sabah sevinçle ayrıldığımız evimize sebepsizce hüzünle dönebiliyoruz. Duyguları çıkarıp attığımızı farzetsek, bir mermer kadar soğuk ve tekdüze kalıyoruz. Ama kalp ile aklı neden karşılıklı köşelere yerleştiririz ki? Akılsız kalp de meczup olur. İnsanı mecnuna çevirir. İyi bir deneme akılla kalbi kendisinde eriten denemedir. Günümüzün meselesi aklın kalbin önüne geçmesidir. Oysa huzur ikisi arasındaki dengeyi ayarlayabilmektir.

“Kalbi şehirlere bölünen adamlar” yalnız öğretmenleri değil, aslında herkesi anlatıyor. Gönül verdiği diyarları terk etmek mecburiyetinde olan binlerce, milyonlarca insan var. Yazınızda bunlardan birinin de sizin olduğunuz anlaşılıyor. Peki, şimdiye kadar kaça bölündünüz, bir anlamda yazarlık bu parçaları birleştirme gayretidir diyebilir miyiz?

Bir yerden bir başka yere göçmek, isterseniz “hicret” diye daha manevi bir çehreye büründürelim; her zaman insanların zihin ve ruhunu zenginleştiren, onu çoğaltan bir tecrübenin adıdır. Dünyada belki en çok göç eden, bu yolculuklarını seferad ve eşkenaz adıyla destanlaştıran topluluk Yahudilerdir. Mecbur oldukları, kimi zaman gönüllü ve bilinçle yaptıkları göçler Yahudileri maddi ve manevi yönden zenginleştirmiştir ki şu vakitlerde altın çağlarını yaşıyorlar. Ben, görev yaptığım ve okullarında okuduğum şehirlerin toplamı kadar, hatta dostlarımın sayısınca bölündüğümü söyleyebilirim. Bir anlamda yenilgiler yaşanır her ayrılışta. Cemil Meriç “Yenilmek zenginleşmektir.” der. Ben de yenilmenin zenginleşmek olduğuna inandığımdan ayrılıkları kabullenerek yürüdüm hep. Yenilgilerimi, mahrumiyetlerimi, kayıplarımı sevdim. Benim zenginliğim de o şehirlerin ve vefalı dostlarımın bana kattıklarıdır. Bana kalırsa yazmak, insanın dünyadaki parçalanmışlığını anlamlandırma, cüzlerini bulup bir araya getirme gayretidir.

Deneme benin ülkesidir, diyen Ataç’ın aksine sizin denemelerinizde ‘deneme bizim ülkemiz’ havası var. Bu, aynı şeye bakmanıza rağmen durduğunuz yerden dolayı farklı şeyler görmenizden mi kaynaklanıyor?

Hayatta ‘derdi’ olan insanı seviyorum. Meselesi olmayan insan, insan olmanın hakkını vermiyor demektir. Deneme bence ‘ben’in koyundan sessizce süzülüp yükünü ‘biz’in limanına bırakmalıdır. İyiye, güzele, doğruya çağrıda bulunmalıdır. Burada bir tespitte bulunmak istiyorum: Muhafazakâr çevrelerde ‘ben’i yok etmekten bahsedilir ki, bu pek kolay değildir, “var olan” bir şey “yok” olmaz çünkü. Ben’i yok ederseniz kişinin özgünlüğü de kaybolur. Ama ‘ben’i ‘biz’e katabiliriz bu da kalp ve irade eğitimiyle mümkündür. Acizane ifade etmek isterim ki; ben, benci, benlik, bencillik, kibir.. gibi kavramların üstüne bir kere daha düşünmek gerekiyor. Bunların hepsini aynı torbanın içine koymak yanlış olabilir.

Bazı denemelerin sonunda asıl olanı öne çıkarma isteği göze çarpıyor. Sırlı yolculuğun sonunda hakikat diyarına ulaşacak olan insanı uyarma isteğimidir bütün bu gayretler, aslı nazara vermeler?

Elbette, okura saygıda kusur etmeden, bir misafir gibi karşılamak, bir yön göstermek, buyurun demek, eve davet etmek… Deneme bize bu imkânı sunuyor. Ama bilgiçlik tasarlamaktan kaçınarak samimâne. Bence okur, yazarın kalbini görmek ister. Kendisiyle kıyas etmek, yazıda kendisini tanımak ister. Tam da beni anlatıyor, gerçekten okurken fark ettim ki ben de aynı şeyleri yaşamıştım, hayal ettim, hissettim, diyebilmeli okur.

Yukarıda da belirttiğim gibi üç deneme aşk kelimesinin etrafında gelişiyor. Bu denemelerde aşka bakış açınızı okuduk. Hayatı aşkla yaşamak, gerektiğini vurguluyorsunuz. Peki, Bekir Biçer aşkın neresinde duruyor, tabir-i diğerle aşk yazarın kalbinde mi kafasında mı?

İnsan ruhu rutinden sıkılıyor. Her gün ayrı bir burçta dalgalanmak istiyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi bir çiçeği istediğimiz gibi koskoca bir baharı da istiyoruz. Aşk kelimesini çok seviyorum. İnsanı en esaslı bu kelimede tanımladığımdan olsa gerek, kullanmaktan haz duyuyorum. Mevlana; aşksız geçen her gün ölümün ta kendisidir, der ya. Aşk bir ağacın dallarına yerleşen su gibi bir şey. Ne ki, günümüzde aşkın da içinin boşaltıldığını görüyoruz. Batı değerlerinin içimize yerleşmesiyle ‘mahrem olan’ da çözünmeye başladı. Saklananın ya da örtülenin olmadığı yerde aşk gıdasız kalır, beslenemez ve pılını pırtısını toplayıp gider.

Aşk gibi soyut konuların yanında kartpostal, kötü adamlar gibi çok somut konuları da anlatmışsınız. Özellikle bu iki konu bir vefa örneği olarak kaleme alınmış gibi geldi bana. Aslında herkesin baktığı fakat sadece duyarlı kalplerin gördüğü konular bunlar, değil mi?

Hayatı çekilir kılan şeyler var, sıradanlığın karanlık koynunda göremediğimiz... Ne zaman ki onları kaybettiğimizi anlıyoruz, o zaman hayıflanmaya başlıyoruz. Kaybettiğimiz güzellikleri yazmamın sebebi, onları geri çağırmak değil. Tanpınar, Beş Şehir’in sonlarına doğru sanki kitabı yazmaktaki amacını açıklar. Beni, der Kanunî devrine götürseler orada on dakikadan fazla yaşayamam. Kısaca; maziye duyulan hasretin sesi yeni bir uyanışı başlatsın ister. Yani kaybedişleri, özlemleri yazarak elde olanların kıymetine örtük bir biçimde çentikler koymak istedim.

Çocukluk özlemi birçok yazar şair gibi sizinde kalbinizi kanatıyor. Bunu yazıdan anlayabiliyoruz. Merak ediyorum, neden çocukluk özlemi, orada size göz kırpan ne var?

Başrolünde Burs Wills’in oynadığı “İçimdeki Çocuk” adlı filmi herkesin seyretmesini isterim. İçindeki çocuğu canlandıran ufaklık, köpek alma isteğini reddeden adama okkalı bir cevap veriyor: “Sen kaybetmek için büyümüşsün!” Yaşayan bütün ‘büyükler’ çocukluğu da kaybetti. Bir daha asla çocuk olamayacağız. Bu, bir daha asla saf, sade, temiz, tabii, hesapsız, günahsız olamayacağız demektir. Özlemimiz bu güzel ve telafisi mümkün olmayan zamanlara. O günler, her zaman içimizde yaşayacak, kimi zaman uykulu hayallerle ona akacak içimiz. Sonra yeniden toparlanıp çıkacağız içinden. İçimizdeki çocuk, eğer öldürülmemişse ‘yeryüzü üstümüze örtülünceye’ kadar cazibesini sürdürecek…

Henüz iki kapak arasında yer alma bahtiyarlığından mahrum yazılarınızı da okumuş biri olarak anlattığınız şeyleri bire bir yaşıyorsunuz, en azından kalben tecrübe ediyorsunuz gibi geliyor bana. Yazar yansıtandan ziyade yaşadıklarını paylaşan, bir bakıma Akif’in dediği gibi oturup birlikte ağlayalım, davetinin sahibidir, değil mi?

Derler ki “Söz kalpten çıkarsa kalbe kadar; dudaktan çıkarsa kulağa kadar gider.” Güçlü ve etkili metinlere baktığımızda arkasında bir yaşanmışlığın izlerini görebiliriz. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Goethenin Genç Werterin Acıları veya G. Flaubert’in Madam Bovary’si gibi pek çok sayıda eserin çağını aşması yaşanmış olmasındandır. Ancak tek başına yeterli değildir bu. Yazarın ayniyet kurabilmesi, olayı kendine taşıması, hissetmesi, üslubu vs. de gerekir. Yazdıklarımıza ne denli inanıyorsak o denli inandırıcı olabiliriz, diye düşünüyorum. Şahsen kalbimin inanmadığı ve aklımın kuşatmadığı konuları yazmak zevk vermiyor.

Doğduğun yer mi, yoksa doyduğun yer mi vatandır? Çokları bunu sorsa da sizin vatan kavramınız farklı. Bu fark içinde yaşamadığınız ama kalbinizde yaşattığınız şehirlerle ilgili duygulardan ileri geliyor diyebilir miyiz?

Vatan bir uzun hikâyedir. Osmanlının askerinin ayak bastığı yerleri hala vatanım olarak hissediyorum. Bununla beraber mağdur milletlerin yaşadıkları yerler; Endonezya, Güney Afrika, Sudan, Bangladeş… Hiç görmesem bile bana bir vatan hasreti veriyor. Nerede mağdur ve mahzun insanlar varsa orası vatanım oluyor, hepsiyle kardeş oluveriyorum. Vatanımın sınırlarını kalbimle çiziyorum. Eski dünyanın büyük gürültülerle çöktüğünü, yeni bir dünyanın yükseldiğini hissediyorum. Bir zamanlar Tevfik Fikret’in dediği “Vatanım rûy-u zemin, milletim akvamı beşer” çizgisine yaklaşıyoruz.
"Yaralarımızı Bir Kere Daha Kanatalım" başlıklı yazınızda şiirin yaşamınızdan / yaşamdan çekilişi üzerinde duruyorsunuz. Şiir yaşamınızdan / yaşamımızdan nasıl çekildi? Bu çekilişin ardından neler kaybettik?

Rivayet edilir ki Zâtî, yazdığı şiirleri işportada satışa sunarmış. Gelip geçenlerden şiire ihtiyacı olanlar, tezgâhtaki şiirlerden haline uygun olanını beğenip satın alırmış. Eğer müteşairler aradığı şiiri bulamazlarsa üstada sipariş eder, meselesini 20 – 30 akçeye çözümlerlermiş. Bu gün eczanelerde şifa niyetine şiir satılmıyorsa eğer, kalbimizi inceliğe ve hikmet sızıntılarına kapatmışız demektir. Şiirin hedefi insanların kalpgâhıdır. İnsanın kalbine doğrultur sözcüklerini şair ve kalpleri uyandırmaya çalışır. Şairin amacı “düşünen kalpler” oluşturmaktır. Kuran-ı Kerim’in vaaz ettiği insan tipi de budur. Ancak düşünen kalplerle kurulabilir; insanların ezilmediği, adaletsizliklerin olmadığı, kul hakkının yenilmediği, savaşların son bulduğu yüce bir medeniyet. El Hak, şiir ıslah edici ve sakinleştirici bir ilaçtır.

Ne ki, kazanma hırsıyla gözü dönmüş, vampir gibi kan emen, maddeci, şüpheci, asi, saygısız, insanın düşünme gibi en özel hakkını bile çeşitli araçlarla şekillendirmek isteyen bir çağın vahşeti, şiiri ürküttü. Materyalist Batı, cürufunu ‘evrensellik’ ismiyle dünyanın her yanına yaydı. İnsanla kalbi arasına kalın duvarlar ördü. Kimsenin düşünmesine, duygulanmasına, içinin sesine kulak vermesine fırsat ve imkân bırakmadı. Hayatlarımızı istedikleri gibi kurgulama uğraşını hâlâ uğraşını vermekteler. Fakat bütün bu melanetlere karşı da yine şiirle, hikmetle ve imanla direnebiliriz. Kalbimizin ateşini yeryüzünün bütün kötülüklerini yakabilecek kadar çoğaltmalıyız. Peygamber Efendimiz, şiirin bir kısmı hikmettir, diyor ki Yunus Emre, Mevlâna, Feridüddün Attar, Nizâmi gibi pek çok gönül ehli derdini/davasını şiirle anlatmıştır.

Gençlik yılları ardımızda kalıp çoluk çocuğa karıştıkça, daha açık söylemek gerekirse kendimizi kapitalizmin aynasında seyrederek dünyevileştikçe, kalbimiz; düşünmeyi, şefkati, sevgiyi barındıramaz hâle geldi. Maalesef şiir de yaşayamadı orada. Peki, şiirin yoksunluğunda neleri kaybettik? Ya da tersinden şiirin bir sonuç olarak varlığında neyimiz vardı? Zâtî şiiri ne zaman satışa çıkarmıştı? Ya Fuzulî, Su Kasidesi’ni hangi padişaha sunmuştu? Bâkî, Galip hangi dönemin üstatlarıydı?

"Dostu olmayan insan ne yoksul insandır." diyorsunuz. Bekir Biçer için dostun anlamı nedir? Dosttan ne anlıyorsunuz?

Başımızı omuzlarına yaslayıp doya doya ağlamak isteyeceğimiz ama bize “Neden ağlıyorsun?” diye soru sormayacak… Gecenin bir yarısında kapısını çalıp ben geldim diyebileceğimiz ama “Niçin beni rahatsız ediyorsun?” demeyecek… Beraberken uzunca susuşlarıma uzunca bekleyişlerle karşılık verebilecek ama “Neden konuşmuyorsun?” demeyecek… Dost kimdir? Kime ya da kimlere dost diyebiliriz? İnsan teki, hakikaten dost olabilir mi? Birisi bana, ben birisine dost olabilir miyim? Dostluk üzerine yazmak, ona hasret duymak bile onun ender bulunan bir inci mesabesinde olduğu içindir. Hakiki dostlar varlığı ile teselli bulduğumuz, aynı gök altında yaşamaktan keyif aldığımız, ‘orada’ yaşadığını bilerek huzur bulduğumuz ve kendileriyle iç âlemimizi yoksulluktan kurtardığımız insanlardır. Gönlümüzü semasına bir deniz gibi açtığımız nice dostluklar, zamanla sınavdan geçer. Ruhumuzu kanata kanata elenir kimileri. Ve dünya eleğinden akan dostlukların posası gider, geriye usâresi kalır ama o kalan çok değerlidir. Böyle dostlar değerimizi artırır, onda kendimizi keşfederiz, bizi kendinde yükseltir. Michel Tournier, Anahtar Ve Kilitler’in bir yerinde sözü dostluğa getirir: “Mutsuz dostluk olmaz. Oysa, ne yazık ki aşk!” der. Dost karşılık bekler. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in bir beyitinden çok müteessir olurum: “Kime yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık/Anla ki yok Allah’tan başkasıyla yakınlık.” Dostlarımızın canı sağ olsun ama yeryüzünde insanın hikâyesinin başlığı “bir hayal kırıklığı” değil mi? Halil’imize kavuşuncaya kadar hâlleşebileceğimiz birilerine “dost” diyeceğiz… Bunu biliyorum.

Kitabınızın genelinde kartpostal, somun, kar gibi yaşamın küçük güzelliklerin peşinden gittiğinizi görüyoruz. Bu güzellikler sizin için ne ifade ediyor?

İnsanoğlu ‘mutluluk’ dediğimiz bir duygunun mecnûnudur. İnsanlar mutlu olmak için her yolu dener. Kimisi maddi şeylerle doldurur içindeki boşluğu, kimisi manevi değerlerle doldurup mutlu olmayı dener. Bazıları da sarhoş olup ruhundan kopan sonsuzluk çığlıklarını örtmeye çabalar. Biliriz ki mutluluk yalnızca adı olan bir serâptır. Tam da ‘buldum’ deyip bedenimizi içine attığımızda yokluğa karışıverir. Ellerinden tutunsak bile hiçbir zaman, kimseye, bütünüyle kendini teslim etmez. O, yalnızca an’larda gizlidir. Ve bir insanın ömründe o anlar hep sayılıdır. İlânihaye mutlu kalmak da mümkün değildir. Çünkü mutluluk varlığı ancak mutsuzluğa borçludur. Ben bahsettiğiniz denemelerde insanların yaşadıkları ama hayatın rutin akılışında göremedikleri güzellikleri kalemimle yakalayıp gösterebilmeyi amaçladım. Bunu denerken elbette ki kendim de bu arayışın parçası idim. Çöllere düşmüş Leylâsını arıyor herkes. Leylâsı Mevlâsı olan kaç kişi vardır? Çok hoş bir şarkıyı dinledikten sonra hep bir boşluk kalır içerisinde insanın, sonra bir kere daha başa sarar… Şarkı eskir ama insanın içindeki ‘tamamlanmamışlık’ hissi bastırılamaz. Bastırılması da mümkün değildir. Şuursuz arayışlarımızı tanılayarak içimizdeki hatarlı yollara “Dur!” diye birer levha koymamız lazım. Çünkü burası dünya, cennet değil. Her şeyi burada istememek gerek, istesek de zaten yok. Küçük şeylerin kıymetini bilmek, hayattaki fotoğraf karelerini daha özenle yaşamayı sağlayabilir.

Mekke/Medine izlenimlerinizden oluşan Aşk Sensin Ey Sevgili'de "Dua durmadan büyüyor." Şeklinde şiirsel bir tespitiniz var. Bunu açar mısınız bize? Nasıl büyür bir dua durmadan?

Dua, küresel bir mahiyete sahip sanki. Dua edenlerin sayısı ne kadar fazla ise, dualarını ne denli içerden koparıp Allah’a gönderiyorlarsa o kadar büyük dua küresi meydana geliyor. O mukaddes mekânda dairesel bir ısı topu gibi büyüyen ve büyüdükçe herkesi içine alan bir manevi kürenin varlığını müşahede ettim. Müminlerin Kâbe’nin kanatları altında dünyevilikten sıyrıldıkları anda oluşturdukları dua etkisi insanın kalbini genişletiyor, içini huzurla ve emniyetle dolduruyor. Dua saatlerinde “Ben size şahdamarınızdan daha yakınım” kelâm-ı mübareğinin özündeki ezeli sırrın bir rayiha gibi Müslüman yüreklerde gezindiğini duydum. Orada tasavvufçuların seyr-u sülûklarında bahsedilen ‘Allah’ın insana indiği’ne dair metafizik ürperme anları yaşanılıyor. Kâinatın -bilebildiğimiz kadarıyla- en değerli diyarında; inanmış kalplerin, kendi fısıltılarıyla, sözcükleriyle ve gözyaşlarıyla yapılmasına katkıda bulundukları dua küresinin kaplamında sonsuzluğa doğru sefere çıktıklarını hissettim. Vakit namazlarının akabinde ellerin göğe açılmasıyla hâkim olan sessizliğin içinden ışık, müjde, huzur gibi en lahuti hislere gark oluyor insan. Her biri coşkulu bir kaynaktan boşalan dualar birbirine karıştıkça kaç asırdır kanayan yaraların acısı da kekemeleşiyor.

Gösterdiğiniz ilgi ve sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplardan dolayı teşekkür ederiz. Sağ olun Efendim.
Okuduğunuz söyleşi Kuşluk Vakti dergisinden alınmıştır.
Yazının devamını oku »
,

Yeşilçam Hatıraları

[ 26 Ekim 2009 | 0 yorum ]

Hasan Parlak

Bir bakmışsınız, çokça hüzün, ya da buruk sevinçleri yüklenip teklifsiz gelivermişler onca yıl ötesinden, saniyeler içinde. O uzun yaşanmışlıklar, kısacık anlarda billurlaşmış.
Anılar… Gençler hayallerinin izini süredursun, hani yaşlıların zaman zaman sığındığı uzak, yakın hatıralar. Her ne kadar, mazimiz akraba ve dostların varlıklarıyla anlam kazansa da, hayatımıza ötelerden karışıp, hayal ve duygularımıza yön veren insanlar da olmuştur. Onlar, yaşantıları ve imrendiren meslekleriyle toplumun ilgisini çeken, tanınan kimselerdir. Eski fotoğraflarının yanı sıra, siyah beyaz sinema filmleriyle günümüze ulaşabilmiş, bir zamanlar gündem oluşturmuş, sevgi ve hayranlığımızı kazanmış düş ülkesi insanları. Sözün vardığı bu noktada, eski Yeşilçam filmleri ve birçoğu sonsuzluğa uğurlanmış sinema yıldızları hakkında olacaktır bahis konumuz.
Film müzikleri, oyuncuların çınlayan, metalik tonlu seslendirilmeleri, fondaki İstanbul görüntüleri; hep birbirlerini andıran, yineleyen bir akış izlerdi. Jenerikte isimleri sunulan teknik ekip bile, neredeyse değişmeyen kadrosuyla izleyicilerin tanışıklığını kazanmış denilebilirdi. Oyuncunun akan kanı siyah görünür, klişe sahneler hafızalarda benzer hatırlayışlar uyandırırdı. Teknik yetersizlikler ve belli sınırları aşamayışlar, kısıtlı bir bütçeyi akla getirirdi. Ama günümüzden bakınca, o dönemleri yaşayanlar için sımsıcak duygu ve özlemle hatırlanan filmlerdi hepsi de…
Belki kopyaları bile kalmamıştır. Televizyon kanallarında gösterilen o geçmiş zaman filmleri arasında hiç rastlayamadım çünkü. Hafızamda iz bırakmış bazı sahneleriyle, anılarımdaki yerini hiç terk etmedi Ayşecik filmleri. Türk sinema seyircisi, afacan, sevimli ve bir o kadar da akıllı küçük kızı ilk görüşünde sevmişti zaten. Sinemaseverler, onun filmlerindeki hüzün ve neşeyi içten bir gerçeklik sanısıyla, kendi duyarlılıkları ölçüsünde, adeta düşsel bir serüven gibi yaşamışlardır.
Yardımcı oyuncular, figüranlar, dublörler vardı, şimdi de olduğu gibi. Her hikâyede yerini almış, hayallerinin odağına sanatı ve şöhret olabilme emelini koymuş umut sahipleri. İyi ya da kötü karakterleri tüm duyarlılıklarıyla canlandıran o ezik insanlar. Hep arka planda, ama onlarsız sönük ve anlamsız kalacak olayları bütünleyen mütevazı rolleriyle. Oynadıkları her sahne, kendi hayat ve kaderlerinden belgeseller olarak izlenmelidir diye düşünmüşümdür hep. Beyaz perdeye yansımış o hayat izleri, onların gerçek yaşamlarıyla birebir örtüşen gerçeklerin sadakatini taşımışlardır soluk renklerinde. Hüzün yabancı durmamıştır o yüzlerde. Vefa, fedakârlık ve insan sevgisi onların rollerinde daha bir unutulmaz olmuştur.
Güvencesizlik ve maddi sıkıntıların gölgesinde nice dramlar yaşanmış. Vefasızlık gerçeğini kabullenmekten başka çaresi olmayan nice hayatlar bu sahneden gelip geçmişler. Suphi Kaner’ in intiharındaki hüzün, anılarımda, zamanın unutturan etkisine karşı hep direnmiştir. Gerçek hayatında taşlanmasına neden olacak kadar inandırıcı oynadığı kötü rollerinden şikâyetçi olmamış bir Erol Taş burada nasıl anılmaz! O haksız kinlenişin sahibi insanlara, “Siz bana taş değil, ekmek atıyorsunuz” deyişini bir televizyon programında bizzat kendisinden dinlemiştim. Kanlar içinde kalışına karşın, maddi anlamda emeğinin karşılığını alamamasının acısı daha inciticiydi oysa.
Hatıralara değen bir kuş tüyü hafifliğiyle, hızlı bir yâd ediş oldu bu yazım. Bana akran olan okuyuculara o günleri hatırlatacak bir atmosferi oluşturabildiysem mutluluk duyacağım.
Yazının devamını oku »
,

O Kalır

[ 20 Ekim 2009 | 0 yorum ]
Hızır İrfan Önder

Ömür geçer ecel yakalar bizi
Göçer her şey göçer, bir tek O kalır!..
Bir borana bakar insanın yazı
Göçer her şey göçer, bir tek O kalır!..

Dağlar sarsılıp da yürüdüğünde,
Bu varlık âlemi çürüdüğünde,
Hayat pınarları kuruduğunda
Göçer her şey göçer, bir tek O kalır!..

Ey sükûtî İrfan, bu dünya yalan
Takdiri ilâhi, bütün bu olan
Var mı Rab'den gayri ebedi kalan
Göçer her şey göçer, bir tek O kalır!..
Yazının devamını oku »